Anasayfa  >   Yazar
Ahmet Pekiyi: Türkiye şov yapmıyor
Arap Baharı diye Ortadoğu ve Afrika coğrafyasında başlatılan rüzgarı, iki yüzlü bir madalyona benzetmek yanılgı olacaktır. 21. yüzyılın en büyük siyasi/içtimai mobilizasyonu olan Arap Baharı sürecinin iki önemli faktörü, bölgedeki halk ve diktatoryal rejimler gibi görünse de bu prosesin farklı iki önemli faktörden daha etkilendiğini rahatlıkla söyleyebiliriz
05 Aralik 2015 - 16:47:21

Bu nedenle Arap Baharı, iki yüzlü/madalyonsu bir  sosyal hareket olmaktan ziyade 4 yüzlü/Arap Baharı diye Ortadoğu ve Afrika coğrafyasında başlatılan rüzgarı, iki yüzlü bir madalyona  benzetmek yanılgı olacaktır.  21. yüzyılın en büyük siyasi/içtimai mobilizasyonu olan Arap Baharı sürecinin iki önemli faktörü, bölgedeki halk ve diktatoryal rejimler gibi görünse de bu prosesin farklı iki önemli faktörden daha etkilendiğini rahatlıkla söyleyebilirizpiramitsi bir sosyo-politik depremdir. Piramidin görünen yüzlerinden biri despotizme karşı  hakçıl/hukuki güdülerle isyan eden halkı, diğer görünen yüzü Ortadoğu ve Arfika ülkelerinde vatandaşları huzursuzluğa/arayışa/dirilişe iten baskıcı rejimleri, en son görünen yüz ise Arap Baharı olarak lanse edilen ama Arap Zemherisine dönüşen süreci kendi çıkarları için kullanan dış etkenleri temsil ediyordu. Piramidin tabana oturan ve görünmeyen yüzü ise dış etkenlerle derin ilişkileri olan karanlık/gizli boyutu içeriyordu. Kuşkusuz ki Arap Baharını şekillendiren en önemli değişken, bölgedeki diktalara karşı çıkan, özgürlük, adalet ve demokrasi  isteyen halktı fakat bu değişken Arap Baharı neticesinde umduğu hedefe maalesef ulaşamadı. Halk rüzgârdan kaçarken fırtınaya, dereden kaçarken sele tutuldu. Sivil inisiyatifin başlattığı yasal değişim arzusu/dalgası, diğer değişkenler tarafından sabote edildi. Demokrasi, hürriyet, eşitlik, sınıfsız toplum talebiyle hukuki bir mücadele başlatan halkın, söz konusu coğrafyada daha büyük bir esaret helezonunun içine düştüğü aşikar...  Statükocu ve vesayetçi yöneticilerin tahakkümünden kurtulmak isteyen bölge halkı şimdilerde emperyalizmin cenderesi içinde can çekişiyor. Gerçi daha önce de bu cenderenin kıskacındaydılar… Son atılımla da kurtulamadılar… Çünkü Arap Baharını etkileyen halk dışındaki diğer üç parametre olan  dikta rejimler, dış değişkenler ve gizil faktörler Arap Baharını manipüle ederek kendi amaçları doğrultusunda yönlendirdi. Halk özgürleşeceğim/zincirlerimi kıracağım derken boynunda daha kalın bir esaret halkasının soğukluğunu hissetti.
 
Mısır’da despot Hüsnü Mübarek yönetimi sonrasında halk oyuyla işbaşına gelen bir cumhurbaşkanı olan Muhammed Mursi, demokrasi Donkişotluğu yapan batılı ülkeler tarafından desteklenen bir cunta tarafından düşürüldü. Batının Demokrasi Donkişotları, Doğuda/Güneyde Demokrasinin Drakulası oldu. Bununla da kalınmadı ve halk oyuyla seçilmiş bir cumhurbaşkanı, tüm dünyanın izlediği canlı yayın koşullarında idama mahkum edildi. Halkın seçtiği bir lider, yıllardır hapis hayatı yaşıyor, kendisi için kurulacak darağacını bekliyor. Dünya sessiz… İnsanlık uykuda… Ve demokrasi vicdanı duyarsız… Modern çağın yüz karası bir portredir bu ama çıkar putuna tapınan kişilerin pek umurunda olmuyor kapkara bir yüz ve kalple yaşamak.  Cuntanın Mısır’da, birkaç günde katlettiği 4.000’e yakın insanı dahi görmedi batının Âmâ Demokrasisi. Zaten neresinden bakılırsa bakılsın vahşet üzerine kurulmuştu Batı Medeniyeti. Mazlumların akan kanları ve yiten canları onların köhne bedenlerine kan nakli yapıyordu. Görmezlerdi acıları, dramları… Mısır Darbesinin birçok gayesi olsa da temel gaye Ortadoğu ve Afrika’da, İsrail vahşetinin ve emperyalist projelerin devamlılığını sağlamak,  birçok batılı devletin askeri konumunda olan İsrail’i güvence altına almaktı. Cuntanın mimarı olan cani Sisi’nin darbe sonrası İsrail ve emperyalizm lehine attığı adımlar bu gerçeği anlamak için yeterlidir. Filistin’in/Gazze’nin akciğerleri konumunda olan yaşam tünellerinin kapatılması/su basılarak kullanılamaz hale getirilmesi, Mısırla yapılan petrol ve doğalgaz antlaşmalarının İsrail ve emperyal ülkeler lehine değiştirilmesi, Sisi Cuntasına biçilen rolü kanıtlıyordu. Sisi bir uşaktı, darbe ise araç… Sözde Demokrasi Havarileri, amaçlarına ulaşmak için  makyevelist bir tutumla darbeyi araç olarak kullanmaktan imtina etmemişti… Bu verilerden/tespitlerden anlaşılmaktadır ki, emperyalizmin derdi, Ortadoğu’ya/Afrika’ya demokrasi gelmesi falan değildi. Hatta ve hatta Ortadoğu’da neşvü nema bulan/kökleşen bir demokrasi, İsrail ve Üst Akıl Kontrolündeki batılı kutup için tehditti. Millet iradesi emperyalizmin panzehiriydi çünkü. Bu nedenle millet iradesini uyandıracak her özgürlük şeraresi(kıvılcımı) söndürülmeliydi. Mısır’da söndürüldü… Arap dünyasında söndürüldü… Batılı, sahte demokratların dileği, Ortadoğu’da/Afrika’da iplerin halkın/milletin eline geçmemesiydi. Sömürge zihniyeti modern asırda da varlığını dipdiri  koruyordu.  Halkın iktidar olduğu yerde emperyalizm yaşayamazdı. Vatandaş istiklali/istikbali uğruna bütün mandacı sistemlere başkaldırırdı. Öyle olmuştu, tarihin her evresinde. Bunu çok iyi bildikleri için Arap Baharının meydana getirdiği sosyal çalkantıyı kendi plan ve projeleri doğrultusunda kullandılar. Ajanları, medyaları, maskotları sayesinde Arap Baharının insani meltemini kolonyal bir borana dönüştürdüler. Şimdilerde kukla rejimler, şirketler ve figüranlar üzerinden bu kadim coğrafyayı kemiriyorlar.
 
Arap Baharının en dramatik perdelerinden biri Suriye’de yaşanmıştı, hâlâ da yaşanmaya devam ediyor. 2011 yılında Suriye’de cereyan eden rejim karşıtı dalganın mukaddimesinde Suriye’de Demokrasi için umutlar yüksekti. Esed’in halkının isteklerine ve taleplerine duyarsız kalmayacağı bekleniyordu ama öyle olmadı. Esed tiranı kendisine muhalefet eden tüm vatandaşlarını terörist ilan etti ve ne yaşandıysa bu despotik ve antidemokratik tanımlamadan sonra gerçekleşti.  Baskıcı Esed rejiminin reformlar yapması Türkiye tarafından en başından itibaren desteklendi. Türkiye, Mısır’da olduğu gibi ilkeli ve halktan yana bir duruş sergiledi, halihazırda bu tavrını manevra yapmadan/yalpalamadan koruyabilen tek ülke. Esed yönetimini, halkına karşı özgürlükçü politikalar üretmeye davet etti Türkiye. Bu adımın atılması için yoğun bir diplomasi trafiği yaptı ama olmadı. Zalim Esed, vatandaşın özgürlükçü beklentilerini bastırmak için babasından öğrendiği zulüm taktiklerini uyguladı. Kendi halkına silah doğrulttu. Askeri kuşatmalar ve militer taktiklerle halkı sindirmeye çalıştı. Suriye halkının kafasına bombalar yağdı rejim uçaklarından ve helikopterlerinden. Esed tankları, Suriye vatandaşlarının yuvalarını, hanelerini yerle bir etti. 350 bine yakın insan 5 yıl içinde yaşamını yitirdi Suriye’de. 6 milyon civarında insan ise mülteci durumuna düştü. Sığınmacılar, hayata doğru umut yolculuğu yaparken soğuk deniz dalgalarıyla boğuşmak, son nefeslerini denizin buz gibi kollarında vermek durumunda kalıp sahillere ceset olarak vurdular. Mültecilerin ölümden kaçıp yaşama tutunabilmek için kullandıkları botları kasten batıran ülke gördük insanlıktan utanarak… Türkiye akrabalık bağlarının olduğu, bundan 100 yıl önce kendi toprakları olan bir coğrafyada yaşanan bu elim hadiselere kayıtsız kalamazdı. Esed Rejiminin demokratikleşmesi adına Türkiye’nin yaptığı tavsiyelere/telkinlere uyulmayınca ülkemiz, özgürlükçü/mazlum ve asimilasyona/soykırıma maruz kalan halkın yanında durarak evrensel/tarihi bir sorumluluğu omuzladı. Bu sorumluluğunu kararlılıkla sürdürüyor.
 
Sürecin başında Esed rejiminin kısa sürede düşeceği intibası uyandıran Batılı Baron Devletler bu kaosu sevmişti. Çünkü sonul gayeleri Suriye’de kontrolün halkın eline geçmesi değildi. Onları Suriye’nin mazlumları değil, petrolleri/yer altı zenginlikleri ilgilendiriyordu. Bu nedenle Esed rejiminin varlığını sürdürmesini ve Suriye’nin müdahaleye açık bir havza olmasını adeta teşvik ettiler.  Esed rejiminin mezalimlerine karşı en yüksek sesle mücadele eden Türkiye’yi yalnızlaştırdılar. Bölgedeki krizin nihai hedefi Türkiye idi ve Türkiye’nin etrafını kuşatan ateş çemberi genişlemeliydi. Türkiye’yi de içine alan bir sosyo/politik zelzele planladılar. 2012’de Türkiye’ye ait keşif uçağının Rusya desteğiyle Esed rejimi tarafından düşürülmesine göz yumdular. Türkiye’yi bir sıcak savaşın içine çekmek istediler çünkü Türkiye’nin Ak Parti hükümetiyle beraber kat ettiği ekonomik, kültürel, bölgesel, siyasi, küresel mesafeden rahatsızdılar. Kendilerine ayar veren Erdoğan’ı, dünya beşten büyüktür diyen yiğidi, fırsat buldukça Global Dünya Düzenine “One Minute” çeken küheylanı hazmedemediler. Türkiye demokrasisinin tüm dünyaya model olmasını çekemediler. Anadolu’daki bu diriliş, öze dönüş sürecini baltalamak için her entrikayı devreye soktular.  DEAŞ isimli terör örgütünü sinsice besleyip büyüttüler bu karanlık iklimde. Şimdilerde bu şer örgüt vasıtasıyla her an müdahale ediyorlar Suriye’ye. BM’in onay vermesiyle birlikte dileyen ülke artık Suriye’ye müdahale edebilecek. Tek gerekçe var. DEAŞ’ın bu ülkedeki mevcudiyeti. Ve DEAŞ’ı Türkiye’nin burnunun dibinde var edenler, Türkiye’nin komşusu olan topraklar üzerinde at oynatmaya başladılar. Suriye toprakları küresel bir savaş meydanına dönüştü sonuçta. ABD, İngiltere, Fransa, Almanya, Rusya; İran gibi nice devlet, Türkiye’nin yanı başındaki topraklarda menfaat muharebesine girişti. Örtük bir dünya savaşı yürütülüyor ensemizdeki ovalarda… Aslında bütün oyun Türkiye’nin son 13 yıldaki küresel atılımlarını, artan bölgesel gücünü önlemeye yönelikti. Coğrafyamızdaki mazlum milletlerin; güçlü/lider bir Türkiye etrafında kenetlenmesi batılı ve sömürgeci zihniyetin işine gelmezdi. Ortadoğu ve Afrika’da emperyalizmin karşısında durabilecek tek ülke Türkiye’ydi. Ortadoğu ve Afrika devletlerine/bireylerine insani, samimi, çıkarsız, manevi perspektiften yaklaşan biricik ülkeydi Türkiye ve toparlanıyordu. Sadece iç toparlanmayla kalmıyor, coğrafyasındaki bütün devletleri, bu devletlerin halklarını, kardeşlerimizi; Yerleşik Dünya Düzenine karşı bilinçlendiriyor, Mazlumlar Sinerjisi oluşturuyordu. Tespihin dağılan boncuklarını bir bir ipe yerleştiriyordu, Erdoğan liderliğindeki Türkiye. Mazlumlar Sinerjisinin temeli sağlamlaşınca Müstemlekecilerin hayalleri suya düşerdi. Bu nedenle her ne şekilde olursa olsun  Türkiye’nin gelişimi, büyümesi ve mazlum milletlere mihmandarlık yapması engellenmeliydi. Bu gayeyle MİT vakasını, Gezi Olaylarını tertiplediler, onlar tutmayınca Kobani üzerinden 6-7 Ekim olaylarını, FETÖ vasıtasıyla 17-25 Aralık hadiselerini teşvik ettiler. Türkiye’de Anadolu Zemherisi oluşturmak için bütün provokasyon kartlarını kullandılar. Katil devlet, katil Erdoğan, özgür basın, hileli seçim nevinden her desiseyi işleme aldılar. Vatandaşı sokağa çekip kardeşi kardeşe kırdırarak Türkiye’yi de Suriyeleştirmeyi dilediler. Seçim süreçlerini sabote eden bombalamalar yaptılar. İnsanlarımızı ekin biçme rahatlığı ile biçtiler. Yasinleri, Şehmuzları, Arslanları, Elifleri aldılar elimizden, hayatımızdan… Yaşanan bu hadiseler asla ülke içi doğal süreçler değildi. Üst Akıl yetiştirdiği ajanlardan, jurnalcilerden, nekrofillerden; onları yetiştirmiş olmanın diyetini, karşılığını bekliyordu. İç savaş tellalları, darbe goygoycuları, hendek robotları hep Üst Akılın görevlendirdiği askerlerdi. Vazife başındaydılar… Durmayacaklardı. Durdukları gün ağababaları tarafından fişlerinin çekileceğini biliyorlardı.
 
Suriye’de yaşanan olaylardan en fazla etkilenen ülkeydi Türkiye. 2.5 milyon mülteciye hiçbir sorgu sual olmadan ev sahipliği yapıyordu. Birileri Suriye’yi insafsızca bombalarken, mağdur insanlar yegâne sığınak olarak görüyordu Anadolu Topraklarını. Dünyanın ayıplarını cesurca yüzlerine vuran Türkiye, 7 milyar dolar harcama yapmıştı mülteciler için. Hiçbir menfaat beklentisi olmadan. Kimi ülkeler sınıfçı bir yaklaşımla mülteci seçip sığınmacılara din değiştirme karşılığında ülkelerinin kapılarını açarken, Türkiye mezhebine, etnik kökenine, inancına, felsefesine bakmadan ensar ruhuyla kucak açmıştı onlara. Tüm bu elim vakalar, Türkiye ile iç içe geçmiş bir coğrafyada yaşanırken içimizden birileri yaygara yaparak “Ne işimiz var Suriye’de, neden karışıyoruz Suriye meselelerine?” diyordu. Suriye ile 911 km sınırımızın olduğu/astronomik düzeyde bir ruh bağımızın bulunduğu hakikatini görmüyordu bazıları. Okyanus ötesi ülkeler binlerce kilometre mesafeden gelerek Ortadoğu ve Afrika topraklarını paylaşma, bu toprakların doğal kaynakları üzerine çökme hamlesi yaparken Türkiye’nin bütün olanları tribünden seyretmesini isteyenler vardı aramızda. Akıl tutulmasıyla tepkiler veriyordu içimizden birileri. Sanki Türkiye hiçbir şeye müdahale etmese Ortadoğu’da sular durulacaktı. Oysaki asıl hedef Türkiye’de suları bulandırmaktı ve Türkiye ofansif bir tutum/duruş sergilemek zorundaydı. Türkiye aldırmadı bu küresel baronların holiganlarına. Benim komşum olan bir ülkede istikbalimi dinamitleyen ameliyata izin vermem, kendi topraklarıma kem gözle bakılmasına müsaade etmem, Türkmen kardeşlerim üzerine yüklenilirken ben köşede bekleyemem, dedi. Haklıydı. Bariz bir biçimde haklıydı… Suriye’deki gelişmeleri bölge halkının ve ülke menfaatlerinin gereği olarak kanalize etmeye çalıştı, stratejiler geliştirdi, hükümetimiz. Keşke muhalefet partileri de bu tarihi ve kutlu mücadeleye destek verseydi.  Türkiye’nin bu şanlı ve onurlu duruşu olmasaydı Suriye Toprakları çoktan birilerinin mandası haline gelmiş; Suriye, ülkemizin menfaatleri de ayaklar altına alınacak şekilde parçalanmış, PYD/PKK Suriye’nin kuzeyini mesken edinmişti.  Ama Türkiye nefes nefese olduğu bir coğrafyada yaşananlara bigâne kalmadı. Kalamazdı ve kalmayacak. Eğer Ortadoğu’da yeni bir düzen oluşacaksa bu düzenin mimarı Türkiye olacak.
 
Suriye topraklarında yaşanan acıların temel müsebbiplerinden biri de tartışmasız bir şekilde Rusya idi. Tarihi boyunca Akdeniz sularına inmek isteyen ve bu uğurda çok can veren Rusya, kendisi açısından kukla ve dost niteliği taşıyan Esed Rejimini kaybetmek istemiyordu. Suriye, Rusya için Akdeniz’e ulaştıran bir köprüydü. 2011 yılından itibaren İran ile el ele vererek Esed Rejiminin arkasında durmasaydılar, bugün Suriye’nin yeniden imar süreci çoktan başlamıştı. Ortadoğu’da çıkarlarını koruma düşüncesiyle DEAŞ’ı bahane ederek Suriye topraklarında cirit atmaya başlayan ülkelerdendi Rusya. Füze, uçak, gemi, asker, lojistik destek gibi onlarca enstrümanla Esed’e arka çıkıyordu Putin. Kılıf yine DEAŞ’tı ama Rusya bombalarından nasibini alan nedense hep ÖSO birlikleri, ılımlı muhalifler ve Türkmen kardeşlerimizdi. Oysaki Bayırbucakta ve Türkmen Dağı’nda DEAŞ’ın izi/gölgesi dahi yoktu. Rusya sol gösterip sağ vuruyordu. Suriye’nin yeniden yapılanmasını ve Suriye’ye ÖSO güvencesindeki halkın hakim olmasını istemiyordu. Niyet Suriye’de zulme engel olmak değil, zulüm alanları oluşturarak Esed Rejimini kollamaktı. Türkiye, Rusya tarafından birçok defa mağdur edilmişti bu süreçte. 2012’de keşif uçağımız Rusya desteği ile vurulmuş, hava sahamız sadece 2015 yılında üç defa ihlal edilmişti. Rusya soğuk savaş yıllarındaki güç gösterisini Suriye üzerinden yapıyordu. Benim olmadığım bir masada kaynak bölüşümü yapılmaz diyordu ama bu agresif tavrını komşu ülkemizin topraklarında icra ettiğinin farkında değildi veya bu gerçeğin farkına varmak istemiyor, yeni bir mülteci akınına sebep olacak hamleler yapıyordu. Kendi topraklarında barınan mülteci sayısı 7000 civarındaydı. Tuzu kuru olmanın yüzsüzlüğünü sergiliyordu adeta. Ne de olsa depremin enkazından en çok Türkiye etkileniyordu, dost ülkeye zarar vermek tam manasıyla bir Moskof taktiği idi.  
 
Son kertede Rusya’ya ait Su-24 tipi bir uçak hava sahamızı ihlal edip uyarıldığı halde cevap vermeyince Türkiye, Rusya’ya ait uçağı düşürdü. Böylece Türkiye, egemenlik haklarının işgaline ve tacizine izin vermeyeceğini tüm dünyaya beyan etti. Bu olayın tekrarlanması durumunda angajman kurallarının her zaman uygulanacağı uyarısını da hatırlattı. Türkiye’nin Rusya uçağını güvenlik gerekçesiyle düşürmesi, birçok batılı devlet, NATO ülkeleri ve Arap dünyasında takdirle karşılandı. Dünya kamuoyunun yüksek oranda Türkiye’nin yanında saf tutması ülkemizin haklılığının nişanıydı. Rusya’nın kendi ülkelerine dönük tacizlerinden rahatsız olan birçok ülke, Rusya’ya birileri dersini vermeliydi yorumunu yaptı. Rus Tarihçi Prof. Andey B. Zubov dahi Türkiye’nin bu güne değin kendi sınırlarındaki lakayt devlet tavırlarına karşı oldukça sabırlı davrandığını, Putin’in Rusya’yı bir maceraya sürüklediğini, Rus pilotların Putin yüzünden öldüğünü ifade ederek Türkiye’nin haklılığını tüm dünya ile paylaştı. Buna rağmen Putin Efendi kendi bildiğini okumaya devam ediyor, Türkiye’den özür bekliyor ve ülkemizi yaptırımlarla tehdit ediyor. Utanmadan, sırtımızdan bıçaklandık diyor. Hançeri boğazımıza dayayıp, süngüyü kalbimize saplayan bir Rusya sırtından bıçaklandığını söyleyerek algı operasyonu yapıyor. Hadi ordan… Türkiye senin komşun olan ülkelerin topraklarında cirit atıyor mu Bay Putin? Önce şunu sormalısın kendine: “Benim bu topraklarda işim ne, votkayı fazla kaçırıp saki yürüyüşüne mi çıktım acaba?”  Türkiye Soğuk Savaş döneminin Türkiye’si değil Putin Efendi. Köprünün altından çok sular geçti. Eğer bu krizde taraflardan biri özür dileyecekse bu ülke Rusya olmalıdır. Rusya Türkiye hava sahasını ihlal ettiği, Türkmen Dağındaki ve Bayırbucaktaki soydaşlarımıza zulmettiği için Türkiye’den ve dünyadan özür dilemelidir.  Türkiye söz konusu zulüm aparatınızı Rusya Sınırlarında düşürmemiştir. Kendi hava sahası içinde, istiklalini koruma güdüsüyle vurmuştur, Su-24 Rus uçağını. Ayrıca Rusya’nın selefi olan SSCB’nin 1983 yılında hava sahası ihlali nedeniyle Güney Kore yolcu uçağını vurduğunu da unutmayalım.  Vurulan Güney Kore uçağındaki 269 yolcudan kurtulan olmamıştı. Bu uçak askeri bir uçak da değildi ve Rusya’nın atası olan SSCB tarafından vurulmuştu. Şimdi Türkiye’nin sınır, egemenlik, soydaş, kardeş güvenliği için attığı adımları eleştirmeye ve vaveyla atmaya kimsenin hakkı yoktur, olamaz.
 
Türkiye’nin bölgesindeki trajedilere, menfur hadiselere müdahale etmesi ve sınırlarına yönelik taciz niteliği taşıyan serkeş girişimleri bertaraf etme adına gerekli tedbirleri alması uluslar arası hukukun kendisine verdiği bir haktır. Ortadoğu ve Afrika coğrafyasında güçler savaşı yapan ülkeler, insani bir kriz üzerinden şov yaparken Türkiye tüm dünyaya insanlık dersi vermektedir. Hiçbir insan komşusunun evi yanarken bu durumu günbatımını izler gibi seyredemez, eğer seyrediyorsa zaten insan görünümlü bir ucubedir o kişi. Bu saikle bir devlet, sınır komşusu olan başka bir devletin halkına yapılan zulmü görmezden gelemez. Küresel Güç Bloklarının Ortadoğu’yu sömürmek için kan döktüğü, terörü araç olarak kullandığı bu günlerde hümanizmanın, adaletin, ahlakın, demokrasinin, özgürlüğün manifestosunu retorik ve pratik açıdan yazan tek ülke Türkiye’dir. Batılı Süper/Siber güçlerin ve Rusya’nın petrol, doğalgaz için kan gölüne çevirdiği bir havzadaki gariplerin tüm feryatları Türkiye’nin yüreğini yakmakta, ciğerini parçalamakta, adeta kulak zarlarını yırtmaktadır. Dünya benim hegemonyama bağlı kalacak diye ŞOV yapan Üst Akıl güdümlü devletlerin bölgemizdeki vahşi politikalarının negatif etkilerini minimize etmek, açılan yaraları kapatmak tarihin özne devleti olan Türkiye’ye düşmüştür ve Türkiye bu vakur, ahlaklı duruşunun mükafatını mutlaka alacaktır. Kader imhal eder ama ihmal etmez.  Evet beyler siz, insani dramlar üzerinden şov yaparken Türkiye’nin egemenlik haklarına, kapı komşularına tecavüz edemezsiniz. TÜRKİYE ŞOV YAPMIYOR bayım. TÜRKİYE BİR İNSANLIK MANİFESTOSU YAZIYOR. Siz, köhne dünyanın mimarları olarak vahşet tiyatrosunda Güç/Menfaat Şovu icra ederken Türkiye açtığınız yaraları sarmaya, meydana getirdiğiniz yıkımları tekrar imar etmeye, viraneye çevirdiğiniz bir coğrafyayı ayakta tutmaya çalışıyor. Türkiye’nin tek gayesi insanlık, ahlak ve erdem. Çekin ellerinizi Türkiye’nin boğazından, hayallerinden ve ümitlerinden. Sen de bir an önce özrünü dile ve tarihi ayıbının affını dile Bay Putin.
 
AHMET PEKİYİ
ahmetpekiyi@gmail.com
https://twitter.com/pekiyiahmet
 
 
YORUM BIRAKIN
YORUMLAR  ( 0 Yorum )
Habere hiç yorum yapılmamış
BENZER HABERLER
Y.Ziya Döger:Kürdlerin Egemenlik Anlayışı
Birinci Dünya savaşı koşullarında Batı, Ortadoğu da dizayn yaparken Kürdleri görmedi şeklindeki değerlendirmenin doğru olmadığını düşünüyorum. Hata sorunu Sultan Selahaddin’in Kudüs’ü onlardan almasına bağlamak daha yavan bir bakış olur.
İstanbul’dan Diyarbakır’a ‘’Barış Treni’’
Çözüm sürecinin başarıya ulaşması ve kalıcı barışın toplumca benimsenmesi için sivil oluşumların önemli bir görev edinmeleri gerekmekte. Bu halkın çözüm sürecine bakışını etkileyecek ayrıca süreci yürüten iki partinin seçmenleri dışında halkın genelinden destek alınmasında önemli bir rol oynayacak.
Ahmet Pekiyi: KÜRT BAHARI
Kürtlerin Türkiye Cumhuriyeti sınırları içinde zulüm görmediğini söylemek için üç maymun rolünü sorgusuz sualsiz kabul etmek gerekmektedir.
Derya Akıncı: Baykuştan korkumuz yok, biz ki Şahinler sürüsü...
Yazacaklar yine birikmiş efendim... Nereden başlasam acaba derken aklıma eşcinselleri savunan HDP ve onunla işbirliği yapan CHP geliyor.. Yahû, yazmayayım diyorum ama dayanamıyorum...
Ahmet Pekiyi:1 Kasım milat
Ülkemizde son 15 yıldır yapılan seçimlerin hiçbiri diğerinden daha mühim ya da önemsiz değildi çünkü mezkur tarihten sonraki bütün seçimler, vesayetçi/subliminal düzen ve milli irade arasında gerçekleşti
Özgecan’ı siyasi emellerinize alet etmeyin!
Artık kadın, ilahi, zengin, kıymetli bir varlık olmaktan ziyade kullanılıp atılan, değer kıymet verilmeyen, dövülen, öldürülen hatta ölümlerinden bile rant devşirilen zavallı bir insan durumunda.
AVUSTURYA'DAN SIĞINMACILARA ASKERİ SET
KERRUBİ AÇLIK GREVİNE BAŞLADI
ABD'DEN KUZEY KORE AÇIKLAMASI
BM GENEL SEKRETERİ'NDEN KUZEY KORE AÇIKLAMASI
İNGİLİZ BAKANDAN 'TÜRKİYE' AÇIKLAMASI
TİLLERSON'DAN KİM JONG UN AÇIKLAMASI
VENEZUELA HALKI ABD'NİN 'ASKERİ MÜDAHALE' İMASINA TEPKİ GÖSTERDİ
TRUMP'TAN IRKÇILIK AÇIKLAMASI
İSRAİLLİ DERNEKTEN AL JAZEERA'NIN KAPATILMASINA TEPKİ
ÇİN'DEN BMGK'NIN YENİ KUZEY KORE KARARINA TEPKİ
DUTERTE: İNSAN HAKLARI MI? CANI CEHENNEME!
MISIR'DA BOMBALI SALDIRI