mazhar @ sivildusunce.com
Rivayet olunur ki, ünlü Rus romancı L. Tolstoy, çocukluğunda kardeşleri ile oyun oynarken arada sırada kaybolur, koşmaca oyunlarında hep geride kalırmış. Doğal olarak kardeşleri de ona nerde kaldığını sorduklarında o da “Yeşil dalı arıyorum” dermiş.
Yeşil dal, kendisine anlatılan masalların birisinde insanlığı kurtaracak, mutluluğa ve barışa kavuşturacak bir tılsımdı ve o da ne yapıp edip bu tılsımı bulmak istiyordu.
İnsanlığın kaderine kafa yoran bir filozof olarak belki de en çok onun da merak ettiği konuydu birlikte yaşamanın formülü ve imkanı.
İnsanı birlikte yaşamaya zorlayan şartlar değildir. Doğal bir durumdur birliktelik ve modern zamanlarda bunun bir zorunluluk olduğu hep söylenmektedir.
Ne fark eder acaba?
Birlikte yaşamanın doğal bir durum olduğunu varsaydığınızda ötekiye karşı olan tutum ve davranış ile zorunlu olduğunu düşündüğünüzde birbirinden çok farklı olur ve olacaktır da.
Katlanmak zorunda olduğum birisine karşı duygularım ile benimle aynı özden gelen ve beni tamamlayan birisi ile birlikte olmak tamamen farklı konulardır.
Ulus devletler, zorunlu yasal birliktelikleri öngören bir siyasi mekanizmayı egemen kıldılar. Daha sonra bu yapı kanlı cinayetlere neden olunca işi dönüştürmek istediler.
Milliyetçilik kök saldıktan sonra etnisite dışı bir alandan ötekiyi tanımlamak imkansız hale geldi. Bundan dolayı da her siyasi proje etnik sorunlara bir çözüm bulma derdine de düşmek durumunda olmuştur.
Oysa Tolstoy gibi birlikte yaşamanın bir tılsım olduğu varsayılmış olsaydı ve bu topludaki tüm farklılıkların üstünde süper organik bir varlık olarak kabul edilseydi birlikteliğin büyüsü bozulmayacaktı.
Birlikte yaşamak bir tılsımdır. Bunu bulmak için kendimize dönmemiz yeterlidir. İnsan, ötekisine dokunduğu anda kendini fark eder.
Hz. Adem, Havva’ya “dokunduğunda” dünyada zevk dolu bir yolculuğa çıktığını yeni fark etti. Kendini tanıdı. Bizim için ötekisi her zaman varlığımızın vazgeçilmez referansıdır. Bu ötekiyi eğer bizimle aynı özden gelen “Havva” metaforu üzerinden inşa edersek o zevk dolu yolculuğa devam ederiz. Yok eğer bunu bizimle aynı özden olmayan düşman “şeytan” metaforu üzerinden şekillendirirsek o zaman muhatabımız için kanlı senaryolar kurmaya başlarız.
Etnik faşizm de, ideolojik faşizm de dini faşizm de hep kanlı bir senaryoya dönüşme riskini içinde barındırırlar. Çünkü öteki hep şeytan metaforu üzerinden konumlandırılır hafızalarda.
Tolstoy’un da bu tılsımı bulup bulmadığı bilinmez ama bilinen o ki bugün gerçekten böyle bir tılsıma her zamankinden daha fazla ihtiyaç vardır. Çünkü her ne kadar globalleşme bir taraftan tüm dünyada bir “tek tipleşme”ye neden oluyorsa da ulaşım ve iletişimin sınır tanımaz hale gelmesi çok kültürlülüğün de bir o kadar yaygınlaşmasına neden olmaktadır. Artık dünyada var olan farklılıklar, entelektüel bir ilgi uyandırmanın ötesinde her gün muhatap olabileceğimiz bir olguya dönüşmüşlerdir.



mazharbagli@gmail.com