can @ sivildusunce.com
Can Ceylan[1]
Dünyânın bugünkü hâlinin sebebi olan birçok şey gibi, “ötekileştirme” kavramının doğum yeri olan Batı dünyâsı, düşünce ontolojisini temellendirdiği diyalektik düşünceye her zamanki gibi münbit bir yakıt buldu: İslamafobi.
Yüzyıllarca süren mezhep savaşlarıyla kendi içinde bulduğu düşmanı kullanan Batı, daha öncesinde var olan İslam düşmanlığını, kendini yok etmemek için kullandı. Keşiflerle başlayan sömürgecilik döneminde “öteki”ni düşman değil, “medenîleştirilmesi gereken vahşi” olarak gördü ve bu “düşman öteki” fobisini örtmeye çalıştı ama başaramadı. Çünkü “öteki”ni düşman olarak görmemek için “kendi gibi” yapmaya çalıştı. Yâni öteki, kendisi gibi değilse her zaman düşmandı.
2. Dünya Savaşı’ndan sonra, savaş sırasındaki müttefiklerin kendi aralarında yine varoluşsal bir dürtü ile kurguladıkları “düşmanlık” kavramı, dünyâyı iki süper gücün kanatları altında, birbirine düşman iki kutup hâline getirdi.
20. yüzyılın son çeyreğinde bu kurgu da misyonunu tamamladı. Satrançtaki piyonlar gibi, yeni bir aktör ileri sürüldü. Sovyetler’in dağılmasıyla “düşmansız” kalan Amerika’nın himâyesindeki Batı’nın ahbap çavuş ilişkisiyle popüler hâle getirip parlattığı bu aktör bozuntusu İslamafobi oldu.
Vaktiyle Amerika’nın Sovyetler’e karşı Afganistan’da beslediği mücahitlerin mirasçıları olan paramiliter gruplar, Londra ve New York’daki finans merkezlerinde tuttukları hesaplarındaki yüz, iki yüz milyon dolarla dünya devini tehdit eder olmuştu. Sivil kamyonetlerle, hafif makineli silahlarla mûcizevî bir şekilde dünyânın en güçlü ordusuna kafa tutuyorlardı. Açıklama hazırdı: İman kuvveti!
İslâm’ı İslâm ile vurmak
Bu kuvvet, Batı kültürünü benimseyen bütün coğrafyaları dalga dalga tehdit etmeye başlamıştı. Bu tehdide bir isim, bu isme bir hikâye gerekiyordu. “9/11” olarak “markalaştırılan” New York’taki Dünya Ticaret Merkezi’ne yapılan saldırı bütün bu ihtiyaçları karşıladı. Artık esmer tenli, çember sakallı her erkek ve başı örtülü her kadın bu 9/11 hikâyesine göre İslamafobi’nin somut aktörü olarak terörist ilan edilebiliyordu.
Batı, düşmanını yine kendi elleriyle yapmış ve kullanıma sokmuştu. 7 Haziran seçimlerinden önce İngiliz The Guardian gazetesinin başyazısındaki şu cümle, bu düşmanın tarihten nasıl bir alt yapı ile geldiğini gözler önüne bir daha serdi: “Tam Batılılaşmamış, yoksul Müslümanların kendi ülkelerini yönetmelerine izin verilemez.”
Kendini izin verme makamı olarak gören Batı, tâyin etme yetkisini kimseye bırakmıyordu. Batı Avrupa ve Kuzey Amerika’da artan ırkçılık, faşizm olarak değil İslamafobi ile “kabul edilir” şekle sokuldu. Fransa’da 2050 yılında seçimlerin kaderini tâyin edeceği tahmin edilen Müslümanların önü Paris’te doğup büyümüş Müslümanlar olduğu iddia edilen ve ne hikmetse hemen yakalanıp yargısız bir şekilde öldürülen Charlie Hebdo saldırganları tarafından kesildi.
Oyun kurulmuş, senaryo işliyordu. Refah zirvesinden inişe geçen Batı ülkelerindeki çözülme tehlikesine panzehir olacak birlik dürtüsü, dışarıdan gelen kurmaca tehdit üzerinden tedârik edilmiş oldu.
20. yüzyılın başında dünyânın %85’ini sömürge hâlinde yöneten Batı, bu coğrafyalardaki çoğu Müslüman nüfusla artık kendi kıtasında iç içe yaşamak zorundaydı. 1492’de İberya’dan denize dşen Hilâl, Avrupa’nın büyük kentlerinde ortaya çıkmıştı. 21. Yüzyılın ilk yıllarından itibâren “Avrupa’da dolaşan hayâlet”in adı artık İslâm’dı. Kudüs’ü İslâmiyet’ten kurtarmak için yapılan Haçlı Seferleri, Paris’in, Londra’nın, Berlin’in bir mahallesinden diğer mahallesine yapılamazdı.
İngiltere’nin Ramazan Hamlesi
Kilise, İslâm’a olan “sempatisini” Diyalog senaryolarıyla sürdürürken, Batı Avrupa’dan her zaman farklı hareket eden İngiltere’den bu korku kurgusunun aksi yönünde bir hamle geldi. Düşmanını kendi yapıp kendi savaşan Batı’nın diplomatik zekâsı kendini yine Kraliçe’nin topraklarından gösterdi. Son seçimle Avam Kamarası’ndaki yerini güçlendiren David Cameron, Ramazan ayının başında bir Ramazan mesajı yayınladı. Mesajın kısaltılmış şekli şöyle:
Kutsal Ramazan ayını idrak eden herkese en iyi dileklerimi sunuyorum. (…)
Dostlar ve ailelerin hem tefekkürde hem de oruç tutarak bir araya gelmesi, bize birlik, aile ve yardımlaşma gibi Müslümanlık – ve de Britanya – değerlerini hatırlatıyor. Bu değerlerin yansımasını geçen yüzyıllarda, Müslüman askerler 1. Dünya Savaşı’nın siperlerinden 2. Dünya Savaşı’nın göklerine kadar her yerde dostlarını cesurca savunurken gördük. Bunu bugün de İngiliz Müslümanlarda, Britanya’daki diğer inanç gruplarına mensup kişilerden çok daha fazla görüyoruz. (…)

Hangi alt yapı ile nereden geldiklerinin hiç önemi olmayan insanların bir arada bulanabildiği bir ülke olan İngiltere hakkında çok şeyler söyledim. Bu ruh İngiliz Müslümanlarda da vardır. Onlar, buranın başarının derilerinin rengine, inancına ve soyuna bakılmaksızın, beceri ve liyâkata dayandığı bir ülke olduğunu kanıtladılar.
Bu yüzden aileler, arkadaşlar ve birçok dernek, her akşam İftar’da bir araya geldiklerinde, onlar ve İngiltere’deki herkes, Ramazan’ın temsil ettiği evrensel değerleri ve İngiliz Müslümanların ülkemize yaptığı katkıyı yansıtacaktır. Ramazan ayı hepinize mübârek olsun.
Bu mesaj nasıl okunabilir?
“Üzerinde Güneş Batmayan İmparatorluk” bakiyesine sâhip olan bir ülkenin başbakanı olarak Cameron’un yayınladığı Ramazan mesajı, tam anlamıyla diplomatik bir mesajdır. Bu mesajla göstermeye çalıştığı empati, aynı zamanda “İngiliz Müslüman” tâbiriyle İngiltere’ye dünya Müslümanlarından beklenen bir sempatiye de zemin hazırlamaktadır.
Bu mesajda öne çıkan kavram “İslam” değil, “İngiliz Müslümanlar”dır. Zira “İslâm”ın tek başına terörü çağrıştırmaktadır. Ancak tanımlamaya “İngiliz” desteği verildiğinde İslâm, kardeşlik ve yardımlaşma vasfı kazanmaktadır. Yâni İslâm, İngilizleştirilince güzeldir. Diğer bir deyişle müslüman, önüne “İngiliz” gelmeyince “öteki”dir. [1] Yrd.Doç.Dr., İstanbul Medipol Üniversitesi, Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Bölümü öğretim üyesi