can @ sivildusunce.com
Can Ceylan[1]
Okullarında hayâta dâir hiçbir şey öğretilmemesine rağmen, A4 büyüklüğündeki bir diploma için herkesin eğitim seferberliği yaptığı bir ülkede yaşıyoruz. Eğitim seferberliği yapmak ve bunu sürdürmek her ülke için normaldir, dolayısıyla bu seferberlik Türkiye’ye bir ayrıcalık getirmez. Ancak ayrıcalığın sebebi, bu seferberliğin koca bir “hiç” uğruna yapılmasıdır. Keşke bu “hiç”, tasavvufî açıdan “hiç” olsaydı.
İlkokul seçiminin “iyi” bir ortaokul için; ortaokul sınavının “iyi” bir lise için; lisedeki öğretimin ve hazırlık döneminin yine “iyi” bir üniversite için yapıldığı ülkemizde, “iyi” üniversite okumanın da en büyük teşvik edici unsuru “iyi bir iş”tir. Yâni öğretim süreci sonucunda “iyi” bir üniversite kazanmak demek, yüksek gelir elde etmek amacına ulaşmak demektir.
Beş basamaklı iki sayıyı çarpan ama hayâtında hiç ağaca çıkmayan, ineğin gerçek rengini mor zanneden, bütün sosyalleşme sürecini dijital medya üzerinden yapan bir insanın, hayâtında ulaşmak istediği son nokta zengin almaktır. Ama ne için zenginlik?
İlkokulda âilesindeki büyüklerden sonra ilk rol modeli gözlemleme şansını yakalayan kaç kişi var acaba? Ortaokul ve lisede ergenliğin sıkıntılı dönemlerinde derdi anlaşılmış olan kaç öğrenci var? Üniversite yıllarında hayâtını anlamlandırarak değiştirecek hocası olanlarla hiç tanıştınız mı? Bâzı hocaların dersleri sâdece yoklama aldıkları için dolu iken, bâzı hocaların dersleri günün en kötü saatinde olmasına rağmen, yoklama almasa bile tıklım tıklımdır. Seçmeli olarak açtıkları derslerin kontenjanı ilk bu hocaların dolar. Üç saatlik dersler, blok olmasına rağmen baştan sona dikkatle izlenir. Bununla yetinmeyip koridorda hocanın odasına kadar iki kelam daha etmek için, kampüsten kalkan son servisi kaçıranlar az değildir.
Bu gibi hocalar, kendi üniversitelerindeki haklı şöhretleri sebebiyle, her hafta sonu başka bir üniversiteye dâvet edilir. Diğer üniversitelerin öğrencileri, onlardan ders alanlara gıpta ile bakarlar. Başka üniversitelerin konferans dâvetini kabul etmeleri, o üniversiteler ve/veya bu dâveti gerçekleştiren öğrenci kulüpleri için onur meselesidir. Bu hocalar, teşbihte hata olmasın, “akademik pop yıldızları” gibidir. Vefâlı, meraklı hayranları vardır. Onlarla sosyal ortamları paylaşmak, hayranı olan öğrenciler için hayatlarındaki önemli anlardan biridir.
İster profesör olsun ister okutman, bu gibi hocalar, değil bir üniversitenin kadrosunda olmak veya bir üniversiteye konferansa gitmek, bir üniversitenin kantininde oturup çay içse bile, o üniversiteye bir şey katar.
Ama sosyal ve gündelik hayat ile okullar arasındaki iletişimin ve etkileşimin koptuğu, fakat her şeyin eğitim için yapıldığı ülkede bu gibi hocaların, emek verdikleri üniversitelerdeki görevleri kargaları güldüren sebeplerle bitirilebiliyor. Hem de yeni öğrenciler tercihlerini yaptırdıktan ve bu gibi hocaların bölümlerinin kontenjanları tamâmen dolduktan sonra.
Bu gibi hocasına, onunla işi bitine kadar değer veren (ya da veriyormuş gibi yapan) üniversiteler acaba, yeni öğrenciler bu hocaları sorduklarında ne cevap verecek? Tanıtım broşürlerinde gördükleri isimleri, sınıfta göremeyen öğrenciler, üniversite eğitimlerinin daha ilk günlerinde yaşadıkları güvensizlikle o üniversitelerde nasıl okuyacak? YÖK’ün yatay geçişi kolaylaştıran kararından sonra, ikinci sınıfta kaç öğrenci bu üniversitelere devam edecek?
Futbolu spor ve kültür olarak sevmesem de, endüstri olarak toplum açısından önemli semboller taşıdığına inanırım. Yazıyı futbolda bir örnekle bitireyim. Şampiyonluğa oynayan, rekâbet içinde var olabilen bir takım, ligler başlamadan kısa bir süre önce “ilk 11” diye tâbir edilen as oyuncularını ve hatta tribünleri dolmasına sebep olan yıldız futbolcuları satar mı? Satarsa bu takımın yöneticileri bu işten ne kadar anlıyordur? Bu takımın hedeflerine ve taraftarlarına verdiği vaadlere ulaşma şansı ve inandırıcılığı olabilir mi?
Eğitim seferberliği cenneti olan Türkiye’nin halk tarafından “özel” olarak bilinen vakıf üniversitelerin birinde geçen ay böyle bir garâbet yaşandı. Çocuklarını bin bir fedakârlıkla bu gibi üniversitelere gönderen “eğitim seferberliği”nin samimi kahramanları olan ebeveynler ve kurbanları olan öğrenciler, haklarını almak adına atacakları her adımda bu seferberliğe bir kimlik kazandıracaklardır. [1] İstanbul Medipol Üniversitesi, canceylan@medipol.edu.tr