mazhar @ sivildusunce.com
Kürtler ile ilgili pek çok konu yazılır çizilir, analizler yapılır. Cesaretlerinden, köylülüklerine, aşiret yapılarından törelerine kadar pek çok konuya vakıf olduğumuzu zannederiz. Ancak ben bu klişe ifadelerin çok büyük bir kısmının içinin tam olarak doldurulduğunu düşünenlerden değilim.
O ki bu konuda açıklama yapan kişilerin isimlerinin önünde bu alanla ilgili bir titri olunca ses çıkarmanın kolay olmadığını da yakından biliyorum.
Benim bu konuda en çok dikkat çekmek istediğim konu, veya benim hayretle izlediğim durum Kürtler adına veya Kürtler için bir hak iddiasında olan bir örgütün onların sahip olduğu tüm değerlere son derece pervasızca bir tutum içinde olmalarıdır.
Esasında kendi aralarında çoğu zaman zulme dayanan ilginç bir otonom yapıları vardır. Denilebilir ki her bir Kürt aşireti, her bir aile kendi başına toplumda vardır ve çevresinden hemen hemen bağımsız bir birimdir. Katı asabiyet ilişkisi veya ruhu dışarıya karşı değil içe dönüktür.
Evlilik yolu ile gerçekleşmiş olan akrabalığın dahi bir kıymeti harbiyesinin olmadığının çok çarpıcı ifadesidir “Xal Xhelke Ape Mulke” (dayı yedi yabancıdır amca mülktür)
İçe dönük bu asabiyetin kollektif bir bilince evrilmesi ve etnik referanslı “ideolojik bir Kürt kültürü” ortak paydasında buluşması bana çok doğal bir durum olarak görünmemektedir.
Bizim yörede anlatılan son derece ilginç bir hikaye vardır.
Birbiri ile komşu, dost ve kız alıp verme dolayısıyla akraba olan iki aşiret reisi ile ilgili anlatılan tarihi bir anekdot vardır.
Zamanın padişahı bu aşiretlerin her birisine kıymetli birer paye vermeye karar verir ve yöredeki valiyi de bu dağıtımı yapmak üzere görevlendirir.
Vali, misafir olacağı oda sahibine durumu iletir ve geleceği gün söz konusu diğer aşiret liderinin de hazır olmasını rica eder.
Her iki aşiret liderine birlikte misafir olan Vali, durumu izah eder. İki tane paye var, birisi siyasi birisi de askeri payelerdir. Hanginiz hangisini isterseniz onu takdim edeceğim kararı size bıraktım der.
Bizimkiler hayır öyle olmaz, muhatabıma hangi payeyi vereceksen ben de aynısından isterim diye diretirler ve payeler takdim edilmeden geri gönderilirler.
Bu olayın bizzat gerçekleşip gerçekleşmediğini bilemiyorum ama bildiğim bir konu varsa o da bu mantığın son derece açık bir biçimde var olduğu ve yaygın olarak görüldüğüdür.
Bana göre Kürtlerin yaşadığı coğrafyada örgüt tarafından iki husus son derece yapmacık ve sosyolojik realiteden uzak bir şekilde kurgulanmaktadır. Bu sahte ama silah zoruyla sahici görünme zorbalığının bu insanlar için herhangi bir siyasi başarı elde edeceği asla gerçekçi değildir.
Elbette bu zorbalığın ve ideolojik derebeyliğin kendine ait bir kitlesi var ve bu kitleyi de istediği gibi mobilize edebilirler ve etmektedirler ancak bütün bu mizansenin nihai hedefi nedir sorusu bence kolay cevaplandırılabilecek değildir.
Bahsetmek istediğim “yapmacık”, yani suni olarak inşa edilen alanların birisi toplumsal değişim dinamikleridir diğeri de aristokrasiyi paranteze almak için tarih öncesi dönemlere kadar gidip oradan inşa edilmek istenen yapı için referanslar bulmaktır.
PKK’nın Ortodoks sol ideoloji inancından dolayı aristokrasiyi boğmak istemesi normal bir uğraş olarak görülebilir ancak yeni bir toplum inşasında hiyerarşinin tepesinde var olan aktör ya da sınıf bu işlevi yerine getirme çabasındadır.
Demem o ki önderlik, eş başkan, konsey, öz yönetim ve daha nice totaliter ve hunhar aktörlerin veya kurumların özde tesis edeceği hiçbir özgürlük alanı olmadığını daha ne kadar saklayabilecekler ki?
Kürtlerin geleceğinin ortak paydası etnisite olsa bile bu ne idüğü belirsiz bir sol ideoloji ile kirlenmemiş özgün bir kültürel değerler bütünü olabilir ancak.
Önce etnik faşizme uygun bir toplum yaratmak sonra faşizmi özgürlük olarak göstermek kolay olmaz. Ya da böyle bir değişimin varacağı yer milletin yanı, Kürtlerin yüreği değildir.
Kürtlerin geleneksel sosyolojisine göre alt sınıfa ait bir aktörün “kutsal önderlik” konumuna oturtulması hem önder açısından hem de Kürtler açısından balansı bozuk bir dengenin doğmasına neden olmaktadır.
Zaten bugüne kadar her şeyi basit bir şark kurnazlığı mizanseni içinde yürüten Öcalan kendi sonunu kendisi hazırladı.
Eli silahlı adamlarına bir yandan kanlı eylem talimatları verdi bir yandan da suret-i haktan görünmek için barış görüşmelerini yürüttü.
Belki örgüt ve bileşenleri çözüm sürecinde yaptıkları “barış münafıklığını” kendi ideolojik kitlesine yutturabilirler ama bu dünya sadece onların kitlesinden oluşmayacaktır. Tüm Ortadoğu’nun özgürleştirmesi fantezilerini görüyorum ama bir adım sonrası batıdır, uzak doğudur ve dünyadır. Herhalde tüm dünya Apocu olacak diye bir rüya görüyorlar.
Bir Kürt atasözü ile bitireyim, Toqa naletî hertim di histûyê şeytan da ye. (Lanet tasması her daim  şeytanın boynunda olacaktır)



Mazhar BAĞLI
Konya Karatay Üniversitesi Öğretim Üyesi