atilla @ sivildusunce.com
Maalesef, yeterince zengin olmayan bir fikir hayatına sahibiz. Fikirlerin korkusuzca yeşermesi gereken ortamlar olan üniversitelere bakınca fikir sefaletini daha iyi görüyoruz. Aktüel tartışma mecralarından olan medyada da durum pek parlak görünmüyor. Yeni fikirlerin dile getirildiğini veya bilinen fikirlerin daha kuvvetli şekilde -yani delillerle, akılla ve mantıkla desteklenmiş biçimde- ifade edildiğine şahit olmak gerçekten zor. Özellikle medya platformlarında tartışma adına yapılanlara baktığımız zaman karşımıza çoğu zaman suçlamalar, lakap takmalar, etiketlemeler çıkıyor. Bu bizde ne yazık ki yaygın bir alışkanlık hâline geldi. Çoğu kimse usulüne uygun tartışma yapmayı bilmiyor, biliyorsa da bunun külfeti altına girmek istemiyor.

Tartışmalarda yapılan birçok hata var. En önemlilerinden biri meşruluk ile doğruluğun birbirine karıştırılması. Bu hata kutuplaşmanın fazla olduğu, gerginliklerin birbirini izlediği, herkesin kendi mahallesine kapanıp diğer mahallelere kulak kabartmadığı zamanlarda daha çok karşımıza çıkıyor. Türkiye'de durum epeydir böyle. Bilhassa Gezi olaylarından beridir tarafların konuşmayıp bağrıştığı ve fırsat bulduğunda birbirini fiziksel olarak veya manen yumrukladığı bir ortamda yaşıyoruz.

Meşruluk ile doğruluk arasında bir çakışma olması arzuya şayandır. Ancak, bu her zaman vuku bulmayabilir. Meşruluğa sahip olmak doğruyu yapmayı garanti etmeyeceği gibi doğru olanın otomatikman meşruluğu elde etmiş olacağı da söylenemez. İkisi arasında bir çatışma olduğunda hangisini tercih edeceğiz? Doğru olanı mı? Ya doğru olan herkes tarafından doğru görülmüyorsa ne olacak? Doğruluğun ölçüsü ne? Bir ideolojiden sadır olmak mı? Bilime dayanmak mı? Bir dinden veya dinî anlayıştan çıkmak mı? Kolektif doğruya ulaşılabilir mi? İnanan ile ateisti nasıl doğruda buluşturacağız? Veya sosyalist ile liberali? Daha da temelde, her konuda bir tane mi doğru vardır? Böyle olduğu kabul edilirse o doğruya inanmayanların durumu ne olacak? Bütün bu sorular gösteriyor ki, doğru üzerinde mutabakat arayışına çıkmak yanlış ve bir yere ulaşmamızı sağlamayacak bir yol.

Ya meşruluk nereden kaynaklanır? Daha somut soracak olursak, biz vatandaşlara zorla uygulanma kabiliyetine sahip kararlar alma gücüne sahip otoritenin bu gücünün meşruiyeti nerede yatmaktadır? Demokrasilerde yaşadığımıza göre siyasal gücün meşruiyeti halktan çıkar. Yani biz siyasal yöneticilerimize bir dine mensup olduğu, azınlık veya çoğunluk etnisitesinden geldiği, bilimi iyi bildiği vs. için itaat etme yükümlülüğüne sahip değiliz; siyasal otorite, mahallî olsun ulusal olsun, buna dayanarak, bizi bağlayan ve uymamız gereken kararlar alma yetkisine sahip değil. Açık konuşalım, demokrasilerde meşruiyet seçim kazanmaktan, seçilmiş olmaktan kaynaklanır. Ancak, meşru otoritenin her zaman doğruyu yapacağının bir garantisi yoktur. Hatta çoğu zaman otorite doğruyu yapsın demenin bile bir anlamı olmaz çünkü her konuda her zaman en azından iki -muhtemelen daha çok- doğru iddiası karşımıza çıkacaktır.

Ne var ki, bazı insanlarda doğruyu bildikleri kanaati çok güçlüdür. Böyleleri onların doğrularını benimsemeyen, bu doğrulara göre hareket etmeyen kamu otoritelerini şiddetle eleştirirler. Bu eleştiri kamu otoritesinin tercihini, kararını yanlış görmekle sınırlı kalmaz. Oradan, kamu otoritesinin meşruluğuna doğru uzatılır. Bu insanların doğrusunu izlemeyen otoritelerin meşruluğu sorgulanır ve meşruiyete sahip olmadığı iddia edilir.

Bunun örneklerini vermek kolay. Meselâ, sosyalistlere göre, mevcut hükümet sosyalist olmadığı için gayri meşrudur. Sosyalist olsaydı sosyalistler halkın desteği var mı yok mu bakmaksızın hükümeti meşru görürdü. Atatürkçülere göre meşruluk Atatürkçü olmaktan kaynaklanır. Atatürkçü olmayan hiçbir hükümet -büyük bir oy çoğunluğuyla iş başına gelmiş bile olsa- meşru olamaz. Tersi de varit. Bazı vatandaşlara göre de hükümetlerin meşruluğunun kaynağı başbakanın ve kabine üyelerinin dindar olmasıdır. Bütün bu anlayışlar yanlıştır.

Sonuç itibariyle, demokratik bir rejimin iyiliğini sadece doğrulukta veya meşruiyette arayamayız. İkisinin bileşimine ihtiyaç duyarız. Bazen doğruluk bazen meşruluk öne çıkar. Demokraside meşruiyetin kaynağı bellidir. Doğru çoğulluğunun doğurabileceği anlaşmazlık ve çatışmaları azaltmak için de, meşru iktidarların insan haklarıyla örtüşen alanlardaki yetkisini sınırlayabiliriz. Bu tür bir devlete literatürde “sınırlı devlet” denir. Kendi doğrularına kuvvetle bağlanmış insanların devleti onları diğer insanların da doğrusu hâline getirmek için kullanmak yerine devletin sınırlanmasını talep etmesi çok daha ahlâklı ve barışa hizmet edici bir tavır olacaktır.