koray @ sivildusunce.com
   Bugün coğrafi adını bile Batı medeniyetinin konumlandığı yere göre almış olan yani kendisine “Ortadaki Doğu” adını takmış  İslam dünyası; şiddet, kan ve gözyaşı içinde sarsılmaktadır. Bu ruh ve fikir ikliminin her bireyi, üstüne çöken kabustan sıyrılmak için dışa doğru uyanık, içe doğru ise anlayışlı olmak zorundadır. Peki ne demektir bu?
   Evet, Bu bilgi çağında dünyayı tutsak almış bir küresel sistemin varlığını tespit etmek için öyle strateji uzmanı falan olmaya pek gerek yok artık. Küresel ekonomi sistemini ve sınır ötesinden yönlendirilebilir medyayı kuran bu yapı, milletlere istediği algıyı benimsetip, dünya insanlarına laboratuar faresi gibi bakmaktan hiç gocunmamaktadır. Bu gören her gözün malumudur. Burası kabul. Ama burası işin dışa doğru kısmı. Şimdi bir de içe doğru kısmı var. Evet bıçak keskin kabul  ama asıl sorulması gereken soru ekmek neden bu kadar yumuşak? Neden İslam medeniyetinin toplumları ve fertleri de bu kadar çabuk dilimlenmeye müsait? Daha ötesi mezhep, meşrep ve hatta anlayış farklarımızı kaşıyıp kanatan batı karşısında neden hemen enfeksiyon kapacak bir bünyeye sahibiz? İşte burası da içe doğru kısım.
    İçe doğru da en büyük sorunu hali hazırda mezhep çatışmaları sorunu. Bilhassa Irak’ın ve Suriye’nin kasırgalı ikliminde tüm kanlı gösterisini yapmakta olan bu lanetli tragedya bizim için en büyük sorundur şu aralar. Peki biz Müslümanlar hiç mi tahammül edemiyoruz birbirimize? Tüm tarih boyunca hep farklılıklarımızı gözetip savaştık mı birbirimizle? İşte bu sorunun cevabında ortaya konacak tespit, ne safça iyimser ne de kapkara kötümser olmamızı gerektirir. Ortada durup yine tarihe bakarak bir cevap aramaksa en aklı başında hamle olacaktır.
   Sıffin savaşı ve Hakem olayından sonra ortaya çıkan ve sadece Müslümanları hedef alan bir terör kumpanyası olan Haricilik’in zaman içinde gücünü yitirmesiyle, İslam dünyası Sünnilik ağırlıklı olmak üzere, Sünni ve Şii dünya olarak bölündü. Her iki blok özellikle Selçuklu-Fatımi dönemleriyle Osmanlı-Safevi dönemlerinde çok gergin ve çatışmalı süreç yaşadı. Fakat tüm bu itiş kalkışın zeminine serpilmiş diyalog ve uzlaşma hamleleri de yok değildi hani. Şimdi bu yazının hedefi de bu hamlelerdir. Örnek mi?
   Abbasi halifesi Me’mun’un kendisinden sonra veliaht olarak Şii inancının mukaddes 12 imam silsilesinde sekizinci sırada olan ve tabi Hz. Peygamber’in torunu İmam Ali Rıza’yı göstermesi.
   Sünni inancın bayraktarı olan Selçukluların en kudretli hükümdarı Melikşah’ın kızı Salkım Hatun’u Şii Mazenderan emiri ile nikahlaması.
   Şii-Fatımi vezir Tala’ bin Ruzzik’in sarayında her Cuma, Sünni hadis kaynağı Buhari ve Müslim’in okunması.
   Ama bunlardan en önemlisi İran’ın Türk kökenli (Avşar boyundan) hükümdarı Nadir Şah’ın düzenlediği bir konferanstır. Nadir Şah’ın emriyle 1743 senesinde Şiilik’in mukaddes saydığı Irak’ın Necef kentinde bir toplantı yapıldı. Buraya yetmişi Şii ve ondördü Sünni olmak üzere seksen dört İslam alimi katıldı. Konferansın başkanı da Ebul Berekat Abdullah bin Hüseyin Es Süveydi idi. Bu alim konferans görüşme ve tartışmalarını daha sonra “El Hüccetü’l Kafiyye li’l ittifaki’l Fıraki’l İslamiye” adıyla kitaplaştırdı. Bu konferansın sonucuna göre Şii alimler ilk üç sahabeye ve Hz.Aişe’ye lanet okumaktan vazgeçecekler, Mut’a nikahını reddedecekler, Ezandan “Aliyyen veliyullah” ifadesini çıkaracaklar, buna karşılık Sünni alimler de bu ılımlılaşmış ve Snnilik’e yaklaşmış “Caferi mezhebini” beşinci hak mezhep olarak kabul edeceklerdi. Konferans başarılı geçti. Şii ve Sünni alimler anlaştı. Nadir Şah çok memnundu. Konferansın sonuçları bir fermanla resmileştirildi ve tutanaklar hemen bir elçi ile Osmanlı’ya yollandı. Eğer Osmanlı’da bunu onaylarsa Nadir Şah, Osmanlı’ya karşı düşmanlıktan vazgeçeceğini, savaşı bitireceğini ve anlaşma yapacağını duyurdu. Belgeler incelenince sadrazam Koca Ragıp Paşa da çok hoşnut oldu. Şah’ın teklifini akla yatkın buldu. Tam her şey yolunda iken  Darüssaade Ağası Beşir Ağa bu teklife şiddetle karşı çıktı. Ulemanın da gönülsüz olması ve sadrazama destek vermemesiyle proje kabul edilmedi. Sonra ne oldu? Osmanlı ile İran arasında can ve mal kaybına yol açacak uzun ve yıpratıcı savaşlar kaldığı yerden devam etti. Peki ne kaçırıldı? Tuna nehrinden İndus nehrine kadar uzanan bir ortak siyasetle bütünleşmiş Türk-İslam coğrafyası, Sünnilik’e yaklaşmış ılımlı bir Şiilik anlayışı, Osmanlı İran arasında serbest ticaret koridoru.
     Tarihte belkiler üzerinden konuşulmaz ama bu proje uygulansaydı belki de birbirini örseleyen ve çatışan İslam dünyası içeriden aldığı kuvvetle, Batının  Balkanlar ve Rusya üzerinden Osmanlı’ya ve İran’a vurduğu darbelere bütünleşmiş bir siyasi zeminle ve ortak pazarı ile daha direçli bir hale gelecekti ve sağlam duracaktı. Kimbilir?
     Sözün kısası, bugün modernizmin madde eksenli ve anlam kaybının getirdiği bunalımlarına karşı yegane panzehir olan İslam maneviyatı, Orta Doğudaki kanlı olaylarla ve kurgulanan vahşet sahneleri ile kendisinden tiksinti yaratılarak insanlığa hem alternatif olmaktan çıkarılmaya çalışılmaktatır. Bunun yanında,  İslam dünyasında oluşturulan ve bizimde imkan verdiğimiz  mezhep çatışmaları ile bu coğrafyaya sürekli kargaşa pompalanarak yine bu coğrafya Batının her türlü müdahalesine karşı dirençsizleştirilmektedir. O nedenle bırakalım dinler arası diyaloğu, önce kendi içimizde ve kendi aklımızla bir mezhepler arası diyalog kurmak İslam dünyasının bu karabasandan silkinip kurtulması için belki de en lüzumlu adım olacaktır.
    Ne dersiniz, Coni’ye diklenebilmenin yolu önce şu Beşir ağayı susturmaktan geçmez mi?