bulent @ sivildusunce.com
Neyi, Neden, Nasıl Yazmalı ? (1)
Edebiyat – Şiir - Sinema



Bana göre sözün / kelâmın en tesirlisinden başlamak istiyorum:
el-kalem
‘Nûn(Mürekkep Hokkası - Taberî).Düşün kalemi ve onunla yazdıklarını!’
‘Kaleme ve satır satır yazdıklarına and olsun ! ’-(Kur’an / Kalem-1-)

Söz O’nun , kalem O’nun, kelâm O’nun, kelimeler O’nun…
O’nunla başladı her şey… Başlangıçsız bir başlangıç  O’nunki…
O yüzden mürekkebin hokkasına gidince ellerimiz, evvela O’nu anmak gerek…
‘Görmedin mi Allah nasıl bir benzetme yaptı: Güzel söz, kökü yerin derinliklerinde sabit, dalları ise göğe doğru yükselmiş bir ağaç gibidir ki; Rabbinin izniyle her zaman meyvesini verir. Düşünüp ders çıkarsınlar diye Allah insanlara böyle örnekler getirir.’ -(İbrahim–24)
*
**
Böyle diyor Rabb…
Güzel kelâmı ne de güzel ifade ediyor…
Öyle ya :
-Kalemden kelâma, kelâmdan kelimeye uzanan derûni bir çizgi değil midir  mânâ ?
Sohbet meclislerinde insanların kalbini titreten o kelâm değil midir ?
Peki ya kelâm nedir ya da başka bir deyişle güzel kelâm nedir ?
Şark’ın uçsuz bucaksız  çöllerinde meşk eden  bir dervişe de sorarlar bu soruyu:
- ‘Ey derviş! Güzel kelâm nedir?’
Derviş donuk bakışları, dingin ve arif haliyle cevaplar :
- ‘Güzel kelâm, ilim denilen çömleklerde pişirilen ve hikmet denilen büyük küplerde duran ve fehm  denilen  süzgeç  ile  süzülen  âb-ı hayat  gibi  bir  mânayı,  zarifler ve edipler  denilen sâkiler  alırlar ve döndürüp  efkârını  içerler,  esrarda  yolculuk ederler ve  hissiyatı  heyecana  getiren kelâmlar söylerler, işte güzel kelâm budur…’
Bu cevabın üzerine layıkıyla, derinlikli bir tefekkür eylesek bize yeter…
Bunu şimdilik yazı dizisinin sonraki yazılarına erteleyip bu sorulara bazı sorular daha eklemek ve meseleyi biraz daha derinleştirmek istiyorum:
***
Şair der ki : ‘Sorular doğruysa hangi duvar yıkılmaz ?’
Binaenaleyh;  Kelâm nedir, yazmak neyimiz olur ? Yaratıcı neden kaleme yemin ediyor ? Yaşamak ve yazmak arasında zorunlu ya da sorunlu nasıl bir bağ var ?




Yine bir başka şair aynı zamanda büyük yönetmen Andrey Tarkovski der ki: ‘Bu çağın insanını, onu hayrete düşürecek sorularla baş başa bırakın, cevap vermeyin.’

Yukarıda sorduğumuz derinlikli soruları tefekkür etsek bize yeter. Ben bu sorulara cevaplar vermeye kalkışmayacağım lakin; soruları daha da derinleştirmek ve daha da kavranabilir kılmak için çaba sarfedeceğim. Siz de takdir edersiniz ki; bunun üstesinden bir yazıyla gelmem mümkün değil. O yüzden bu meseleyi bir yazı dizisi olarak devam ettirmek istiyorum.
 
Hem bir dibâce hem de sonraki yazılarla bir bağlam oluşturabilmek adına kelâm-kalem-kelime ve yazı üzerine şunları söyleyebiliriz :

‘Her cemâl ve kemâl sahibi, kendi cemal ve kemâlini görmek ve göstermek ister.’
- (Bediüzzaman)



Kelimeler de bizim cemâlimiz ve kemâlimiz…
Kelimeler ruhumuzun ruhu , hayatımızın hayatıdır…
Kandan ve irinden azade, etimiz ve kemiğimizdir…O yüzden; Yaşamak için yazmak zorundayız, yazmak için yaşamak zorundayız... Yaşıyoruz ve yazıyoruz... Yazıyoruz ve yaşıyoruz...
Bazen yaşamadan önce yazıyoruz bazen de yazmadan önce yaşıyoruz...
Ruhumuz ve canımız bir kalem misali, hayat suyunu eylemiş mürekkep, dünyanın sayfalarını karalar durur…Amel eder, fiil işler, kelâmını defterine bir bir nakşeder…
Siz  yazdıklarınızla yaşıyor musunuz ? Ya da yaşadıklarınızı yazıyor musunuz ?
Yazdıktan sonra yazdıklarınızı yaşadığınız oldu mu hiç?
Kaleminizi ruhunuza batırdığınız oldu mu ?
Düşünün, düşünelim… Kelimeleri düşünelim…
Hayale tutunup da zihnimizde homurdanan kelimeleri düşünelim…
Bizi var eden kelimeleri…
Ya da bizi yok eden kelimeleri…
Kalemi, kelâmı ve kelimeleri düşünelim…
O ince ve uzun çizginin üzerinde cambazlık eden bu mefhumları biraz düşünelim…
Öyle ya hitabıyla diyor ki Rabb :
- ‘Ne kadar da az düşünüyorsunuz …’ -(Mü’min – 58)