can @ sivildusunce.com
1950lerin başıdır. Türkiye Cumhuriyeti, senelerdir masalını dinlediği demokrasiye yeni geçmiştir. Demokrat Parti ile esmeye başlayan rüzgâr, hem içeride hem dışarıda hissedilmektedir. Öyle ki, bu rüzgârdan yelkenlerini doldurmak isteyen menfaat cepheleri hemen taleplerini sunmuşlardır. Türkiye’nin yanı başındaki Sovyet tehlikesine ve tehdidine karşı bir ittifak içine girmesi gerekmektedir. 2. Dünya Savaşı sırasındaki tutarsız ve kimi zaman Nazi yanlısı faşist politikanın diyetinin ödenmesi gerekmektedir.  NATO’ya girmenin karşılığı olan ilk fatura Kore’de kesilir.
Türkiye Cumhuriyeti ordusu, 9 Eylül 1922’den beri ilk defa sınırları dışında bir askerî operasyon yapma durumunda kalmıştır. Daha sonraki yıllarda dilden dile anlatılacak Kore Savaşı’nda Türk ordusu tam 741 şehit verir. Kore gâzileri, yaşananların canlı şâhitleridir. Binlerce kilometre uzaklıktaki bir savaşa dâhil olan Türkiye, bunun karşılığını NATO’ya üyelik ile alır.
Alır almasına ama bunca şehide ve gâziye rağmen, halkın elinde somut bir şey yoktur. Kamuoyu, yıllar sonra 2002 Dünya Kupası sırasında görülen Güney Kore halkının dostluğundan habersizdir ve bir şeyler beklemektedir. İş yine devlet büyüklerine düşer. Dönemin cumhurbaşkanı Celâl Bayar, bir Amerika ziyâreti sırasında bu konuyu Amerikalı yetkililer açar. O zaman için Türkiye’nin âcil ihtiyaçlarından birine çâre olması için bir üniversite açılması konusunda Amerika’dan destek istenir. Ancak Amerika hükûmetinin böyle bir isteğe müsbet cevap vermesi için hiçbir maddî öngörüsü yoktur. Fakat bizim diplomatlara yol gösterilir ve Amerika’da güçlü lobilerdeki hatırlı kişilerle temâsa geçilir.
Sonuçta Amerika’nın Mısır’a kurması plânlana büyük bir üniversitenin Türkiye’de kaydırılması sonucuna ulaşılır. Türkiye’nin Orta Doğu’daki kilit rolünü ve önemini vurgulamak için üniversiteye Orta Doğu adı verilir ve üniversitenin kampüsünün yeri elbette Ankara olur. Kırmızı ve beyaz iki dairenin iç içer geçip birer hilâl oluşturduğu amblem bile Amerikalılar tarafından tasarlanır. ABD’deki bir üniversitenin yerleşim plânı aynen alınır. Hatta ODTÜ’deki bir kampüs efsânesine göre kampüsün ilk plânı, namlusu Moskova’da doğru duran bir silaha benzemektedir. Silahın tetiği de stadyumdur. Hani şu tribünlerinde çıkmaz boya ile “Devrim” yazılı olan stadyum.
ODTÜ kurulduğundan itibâren Türkiye’deki akademik çevrelerde saygın bir yer edinir. En yüksek puan alan öğrencilerin tercih ettiği yerdir. Halk arasında “süper zekâlı” insanlar kampüste dolaşmaktadır. Bu benzetmeler tamâmen yanlış değildir elbet. Ama bu imajdan yararlanan ve bu imaja hiçbir katkısı olmayan bir sürü öğrenci de vardır.
ODTÜ’yü Amerikalılar kurmuştur ama adı “solcu üniversite” diye çıkmıştır. Anlı şanlı kampüsü, kendine has jargonu ile şöhretini hak etmiyor değildir.

ODTÜ’nün Mezun Müsvetteleri
 
ODTÜ’de son yıllarda, benim öğrencilik yıllarımda olmayan bir âdet gelişmeye başladı. “ODTÜ’de okuduk, sesimiz çıkmadı” denmesin diye düşündüklerinden olacak, mezûniyet töreni sırasındaki kortejdeki bâzı öğrenciler “espri” olduğunu düşündükleri (kimileri gerçekten zeka ürünü”) bâzı yazıları taşımaktadır. Kimisi dört yıl ensesinde boza pişiren hocasına not korkusu olmadan son sözünü söyler, kimisi onu sabırsızlıkla beklediklerini zannettiği şirketlere haber verir, kimisi siyâsete kimisi de çevre sorunları değinir.
Ancak bâzıları da vardır ki, şahsen hiçbir katkı yapmadıkları ODTÜ imajını hem sömürüp hem de zarar vermektedir. Çünkü içinde yaşadıkları ülkenin, sâhip olmasalar da saygın göstermek zorunda oldukları değerlerine sözüm ona espri ile hakaret etmektedirler. Bu hakaretleri o kadar seviyesiz ve ahlaksızdır ki, yaratıcı olma konusunda nasipsiz bu zevat, seneler önce yine kendilerinin gibi sığ bir espri seviyesine sâhip kişilerin esprilerini ısıtıp satmaya kalkarlar.

Şunu Bilin ki

ODTÜ mezunu olunca memleketin tapusunu elde edeceğini zanneden, ya da en azından elindeki diplomayı görünce önüne kırmızı halı serileceğini zanneden bu zevat şunu bilin ki, mezûniyet cübbesini giyince adama benzemenize imkân veren ODTÜ, siz hatta bâzılarınızın anne ve babası bu dünyâda yokken, bu ülkenin dört bir yanından binlerce kilometre öteye gidip savaşan ve şehit olanların hatırına kurulmuş ve zekâsıyla alay etme terbiyesizliğini yapmayı alışkanlık edindiğiniz bu ülkenin insanlarının vergileriyle bu hâle gelmiştir.
Siz ODTÜ’ye girince stadyumdaki “devrim” yazısını “kışladaki emir” zannedip kurtlanmaktan başka bir şey yapma derdine düşseydiniz, daha seviyeli pankartlarla yürürdünüz. Hazırdan yemeyi, hazırda yoksa bu milletin kanını emmeyi kendinde hak gören zihniyetin sizin yaptığınızdan daha başka bir şey yapması beklenemez. ODTÜ’yü siz değil, alay ettiğiniz değerlere sâhip kişiler ODTÜ yaptı. Hayâtı boyunca sefil ve rezil bir şekilde yaşamış birinin, ölünce musalla taşındaki üç-beş dakikalık saltanatı gibi, siz de ancak 200-300 metrelik pistte yürürken bir şey yapmış havasına girebilirsiniz.

Yrd.Doç.Dr. Can CEYLANİstanbul Medipol ÜniversitesiSiyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler BölümüÖğretim Üyesi