koray @ sivildusunce.com
    Soğuk mavi gözlerinden ve donuk yüz hatlarından yayılan ifadenin şahitlik ettiği kibirli ifadesiyle şöyle buyurdu Alman düşünür Hegel; “ Doğuda bir kişi, Antik dünyada birkaç kişi, Hristiyan-Germen dünyasındaysa herkes özgürdür.”  Bu batılı tekerlemesi, acılar içinde kıvranan birine “ kırık değildir o, kırık olsa acısından duramazdın” basitliğindeki  bir tıp bilgisi kadar güdük sosyoloji birikimine sahip  ama buna rağmen Everest kadar da yüksek “ben bilirim” çalımı olan bizim aydınlar tarafından sürekli bizlere telkin edildi. Bizim “Garpzedeler” bu telkinle, doğu daha doğrusu İslam medeniyet ikliminin tek kişilik bir politik ve sosyal iklim olduğunu söyleyip, hani yerli aklımızla bir şey yapamayacağımız çaresizliğine kitleleri hipnoz etmek için tekrarlayıp durdular bu formülü.
     Şimdi biraz durup bu şablonun iki adım gerisine çekilip öyle bakmak lazım durum gerçekten öyle mi diye.  Siyasetteki otoriterlik, baskı, dayatma kaygısı ve zıddıyla özgürlük aşkı o kadar kolay sarf edilen ifadeler ki, kimse bu kelimelerin içi nasıl dolduruluyor aslında hiç merak etmiyor ya da böylesi herkesin kolayına geliyor.
     Madem sanık doğu yani İslam medeniyet iklimi, suçlamalar ona yönelik, o zaman biz de orayı tarayalım bakalım neler çıkacak?
     Fransız burnu büyüklüğünün şahsiyetlerinden biri olan Baron de Tott, 18. Asırda yani Sultan III.Mustafa döneminde kalkar bizim topraklara gelir. Kendisi Osmanlı ordusunu yeni savaş anlayışına göre güncelleyecek bir askeri uzmandır. Görevini ifa ederken, gördüklerini de tutar yazar. İyi de yapar hani. Bize sağlam tarihi vesikalar bırakır. Sakın umutlanmayın Hegel’den pek farklı düşünmez. Ama bu kibirli Fransız öyle tablolar aktarır ki bize, bilmeden aslında neler anlatır neler! Şimdi bu formüle göre Osmanlı tipik bir despotluk ve bu despotlukta da tek özgür insan Sultan III. Mustafa’dır öyle mi? Bakalım Baron’un “Türkler ve Tatarlar üzerine Anılar” kitabına da formül yerine oturacak mı;
    “Yüksek mevki pek çok kimse evlerinin önünde halkı eğlendirmek maksadıyla edepsiz komediler oynanmasına izin vermişti. Bu tür gösterilerde gelenekler alaya alındığı kadar devlet de gülünç şekle sokuluyordu. Rumlardan ve Yahudilerden meydana gelen toplulukların her an devlet memurluklarını temsil ederek onları gülünç duruma düşürdüklerini görmek mümkündür. Bu eğlenceler münasebetiyle Padişah’ın giysilerinin ve çevresindeki kişilerin temsil edildiklerine hiçbirine saygı gösterilmediğine tanık oldum.” Devam ediyor kibirli Fransız baron gördüklerini aktarmaya:
     “ Bunların arasında şiddetli cezalar vererek adalet dağıtan İstanbul Efendisi (bugünkü emniyet müdürü denilebilir) de temsil edildi. Tesadüfen gerçek İstanbul Efendisi’yle karşılaştıklarında karşılıklı olarak gayet ciddi selamlaştılar ve topluluk yoluna devam etti. Yeniçeri Ağası’nı taklit eden bir başka topluluk, Yeniçeri Ağa’sı günlük seferini (teftişini) yaparken sarayına geldi ve Ağa’nın adamları (taklit edenleri) sanki efendileri varmış gibi gerçek bir saygı gösterdiler” 
    Şimdi bu tablo, bir despotizm tablosudur öyle mi? Yani bir kent eğlencesinde,  insanlar tiyatral gruplar oluşturuyorlar, yüksek mevkili görevlilerin kapısının önünde onları yeriyorlar, hatta kendileriyle ve adamlarıyla karşılaşıyorlar ama kimsede bir tepki  yok! Hatta bu görevliler kendilerine selam verip geçiyor. Bu tablonun yaşandığı siyasal iklimde de kimse özgür sayılmıyor!
      İkinci tablo; Sultan Abdülhamid döneminde Edirne sivil idadisi yani lisesi. Altıncı sınıftan bir öğrenci, oturduğu sıranın yanındaki duvara Karl Marks’ın fotoğrafını yapıştırmış. Resmin altına da   “Ahir zaman peygamberi Karl Marks hazretleri” yazmış. Tabi din dersi öğretmeni bunu görünce küplere binmiş ve genci idareye yollamış. Okul da gence bir haftalık okuldan uzaklaştırma vermiş. Dikkat edin bir haftalık uzaklaştırma. Yani o Kızıl Sultan dediğiniz II.Abdülhamit’in devrinde! Ertesi hafta da bu Marks sevdalısı genç elinde silahla sınıfa gelip, silahı derse giren din dersi öğretmenine doğrultmuş  ” sen benim peygamberime (yani Marks’a) nasıl hakaret edersin” diye hocayı zor kurtarmışlar bu Marks sevdalısı gencin elinden. Şimdi bırakın istibdatı da 20.yy Amerikası’nda bunu bir öğrenci yapsaydı bir haftalık uzaklaştırma mı alırdı yoksa başka bir şey mi olurdu siz düşünün.
     Kısacası, bu iki tabloya bakın ve tekrar düşünün. Hatta düşünürken ben yardımcı olayım. Tarihinde bu tabloların yaşandığı bir sosyal ve politik iklim despotluk oluyor da; Rüyasında  Siraküza tiranı Denys’in boğazını kestiği rüyasını etrafına anlatan bir müzisyeni “uyanıkken böyle bir planı olmasa rüyasında görmezdi” diye öldürten Denys’in Helen iklimi , Caligula gibi farklı tanrıya tapıyor diye insanlardan meşaleler yaktıran Roma iklimi , veba salgınından Yahudileri sorumlu tutup katliam yapan Hristiyanlık iklimi yani kısacası Batı düşünce iklimi mi özgür? Derseniz ki ; “Onlar ilk ve Orta çağ canım! Sen Aydınlanma Devri’ne bak! ”  Oraya bakarsak da;  hiçbir kanıt olmadan “vicdanı kanaat oluştu o halde idamına karar verilmiştir” cinliğini icat eden Fransız Devrimi’nin Jakobenlerini ve Lavosier gibi bir müthiş bilim adamını giyotine gönderirken ; “Cumhuriyetin bilim adamlarına ihtiyacı yoktur” diyen ve yılda 40 bin kişiyi sudan sebeplerle idam eden ünlü savcı Fukye Tenvil’i görüyorum. Hani daha Hitler Nazizminin , Mussolini Faşizminin ve sömürgeciliğin buyurganlıklarına hiç değinmiyorum bile!
      Son olarak özgürlük adına  toplumsal ve politik güvenlik sağlamak için her aklı başında devletin uyguladığı disiplin ve kontrol sistemi ile ilgili gördüğü her şeyi doğuya özgü faşistlik ve despotluk sayan ve yaptığı açık müdahaleler ve gizli oyunlarla İslam coğrafyasını kan deryasına çeviren batıya saz arkadaşlarına son sözü yine Fransız İhtilali tarafından sudan bahaneyle giyotine yollanan Madam Rolan söylesin: “ Ey özgürlük! Senin adına ne cinayetler işleniyor!”