koray @ sivildusunce.com
        

Önce genel bir arka plân değerlendirmesi yapmakta yarar var. 7 Haziran seçimlerinin sonuçlarıyla ilgili çok şey yazıldı ve hâlâ yazılıyor. Koalisyon hükûmeti hangi parti tarafından ve hangi parti(ler) ile kurulursa kurulsun, siyâsî târihimizde üzerine söz söylemenin ötesinde, en çok araştırma yapılacak seçimin sonrasını yaşıyoruz. AK Parti’nin tek başına hükûmet olma döneminin bitmesi (ya da kesintiye uğraması) ile 13 yıllık dönemin tahlil e analizinin yapılması daha mümkün hâle geldi. Ufuktaki bir erken seçimde AK Parti’nin yine ve yeniden tek başına hükûmet olması bile bu gerçeği değiştirmeyecek. Aksine analizleri daha da renkli hâle getirecek.

Seçimde %41 oy almasına rağmen, ilk iktidârını %35 ile kazanan AK Parti’nin tek başına iktidârını devam ettirememesinin bence en büyük sebebi, çok büyük bir muhalefet bloğuna karşı tek başına mücâdele etmesidir. Burada orantısız bir işbirliği söz konusudur. Bu bloğun her ögesinin bir iddiasına cevap vermeye çalışmak AK Parti’yi kendine oy kazandıracak eksenden uzaklaştırmıştır. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın başbakanken Mayıs 2013’te söylediği bir sözü hatırlıyorum: “Ülke gündemini belirleyemeyen başbakan o koltukta oturamaz.”

“Gitsin de ne olursa olsun” mottosuyla başlayan bir süreçte, 13 yıl boyunca yapılan yatırımlar ve gelişmeler etkisiz eleman hâline geldi. Örneğin Hakkari’ye havaalanı yapılması ve adının Selahaddin Eyyûbî konulması bile hiçbir anlam ifâde etmedi. Kısa bir süre öncesine kadar “Kürt mü, Türk mü, Arap mı” tartışmasının nesnesi olan Selahaddin Eyyûbî’nin adının Kürt bölgesindeki bir havaalanına verilmesi ideolojik sebeplerle etkisiz kaldı. Bu, silah korkusundan çok, sınıfsal yükselme oldukça taleplerin ideolojikleşmesi olgusunun en bâriz örneğidir.

CHP seçmenlerinden medyatik olanların “Ben vermeyeceğim ama HDP’ye oy verilirse iyi olur” gibi fitneci-bilgelik dolu ifâdeler kullanması HDP’nin %13’lük oy oranına erişmesinde etkili olduğu göz ardı edilmemelidir. Ancak müzmin muhalefet CHP’nin %25’lik, ne akar ne kokar, oy oranına demir atması, kendileri için bir “başarı” olduğu için CHP, daha uzun bir süre beklenen muhalefeti yap(a)mayacağının işâretini verdi. MHP’nin de kılını kıpırdatmadan %3’lük oy artışı sağlaması da eski muhalefetten hayır gelmeyeceğini gösteriyor.

%13’lük oy oranı ile büyük bir sıçrama yapan HDP ise “emânetçi” de olsa, bıçkın muhalefet görevi için iki adım öne itildi. Adımlardan biri faal propaganda ile kendisi tarafından atıldı. Diğer adım da CHP ve MHP’nin pasif propagandayla geri çekilmesi sonucu dolaylı olarak ortaya çıktı. Kısacası mahallenin %13’lük delikanlısı, mahallenin %41’lik ağır abi ile karşı karşıya kaldı.

Ve Diaspora’nın Rolü

Bu durumdaki en büyük sonucun en büyük sebebi de AK Parti’den HDP’ye kayan oylar oldu. Bu oyların ne kadarı kalıcı, ne kadarı emânet bilmiyoruz ama AK Parti tabanındaki Kürt

oylarının yer değiştirmesinde perde arkasında kalan başka bir etken var. Bu etken, çok keskin hesaplanmış, sinsice gizlenmiş ve düşülmesi kaçınılmaz olan bir tuzaktır. Bu tuzağı kuran, AK Parti’nin özellikle son bir senedeki milliyetçi söylemini tahrik eden güçtür. Bu gücün adı, Ermeni diasporası’dır. 25. dönemde Ermeni bir milletvekili olan AK Parti, bu tuzağın kurbanı oldu.

1915 Olayları’nın yüzüncü yıldönümü sebebiyle büyük gürültü çıkarılacağı belliydi. Türkiye Cumhuriyeti’nin 1915 Olayları’na karşı ciddi bir hazırlığı yoktu. Ancak devlet olarak yüzyıl öncesine kıyasla çok güçlüydü ve güçleniyordu. Bu gücün baş aktörü de AK Parti ve Recep Tayyip Erdoğan idi. Bu gücün zayıflatılması için özellikle Gezi ile başlatılan süreçte çok şey denendi. Erdoğan, bunlardan güçlenerek çıktı, çünkü bozulmak istenen huzuru korumuştu. Bu durumdan halkın çoğunluğu memnundu. Kürt bölgesindeki halk da daha dumanı tüten terör olaylarına olan refleksle Erdoğan’a destek verdi.

Hedef Saptırma, Dikkat Dağıtma

Ancak Gezi sürecinin iyi anlatılamaması ve Çözüm Süreci’nde anadil hâricinde somut bir sonuç ortaya çıkmamış olması, konuyu muhalefet için koz hâline getirdi. “Çözüm değil, çözülme” algısı yerleştirildi. Bu algı AK Parti tabanındaki milliyetçi oyların MHP’ye doğru hareketlenmesine sebep oldu. AK Parti bu hareketlenmeyi görünce ilk tepki olarak, Kürt oylarının yapılan yatırımlarla garanti altına alındığı zannına kapıldı ve milliyetçi bir tavır ortaya koydu. Beşir Atalay’ın tespiti ile “Çözüm Süreci’nde frene basıldı.” Zâten 1915 Olayları’nın yüzüncü yıl dönemindeki abartılı hareketlilik sebebiyle milliyetçi taban bu söylemi duymak istiyordu. Böylece her iki ihtiyâcın karşılanacağı ve bu oy bloğunun elde tutulacağı düşünüldü. Ama tuzağa düşülmüş oldu, çünkü gözden kaçırılan bir şey vardı. Ermeni diasporası yurt dışından gölge oyunu oynuyordu. “Soykırım mı, değil mi” kurgusuyla hedef saptırılan ve yurt dışında sâdece “Paralel yapı var” algısı ile dikkati dağıtılan AK Parti, içerideki yansımayı okuyamadı. Bunu yapamazken en mâkul mâzereti 7 Haziran seçimleriydi. Bir anlamda defansı sağlam tutmaya çalışıyordu. Gölge oyunu kör dövüşüne dönüştü. Dışarıdan dolaylı, içeriden dolaysız yapılan pres ile defans hata yaptı. Topa gelişine vurup tehlike savmak için atılan “Tek bayrak, tek vatan, tek millet, tek devlet” sloganı, etnik grupları eskilere götürdü.

“Tek bayrak” ifâdesi güzeldi ama bir kesim için önünde işkence yapılan bayrak imajını hatırlattı. “Tek devlet”, çözülmenin tersini anlatıyor ama Kürt bölgesinde olumsuz TC imajını canlandırdı. Bu imajlar, “Türküyle, Kürdüyle, Lazıyla, Çerkeziyle, …” sloganını gölgede bıraktı. “Kürt sorunu yoktur” sözü de “sorun, bütün Türkiye’nin sorunudur” ayrıntısı göz ardı edilince, yanlış adayların gösterilmesi bu işin tuzu biberi oldu.

Ayrıca Yahudi Lobisi

İlginçtir ki, “soykırım” kavramının kullanım hakkını satın almışçasına davranan Yahudi lobisi, ABD başkanlarının 1915 Olayları’nı “soykırım” olarak nitelememesi için Türkiye’nin yanında tavır alırken, 7 Haziran seçimleri sonrası Simon Peres sonuçlardan ve sürekli güçlenen bir Türkiye’nin önünün kesilmesinden memnun olduğunu açıkladı. Yâni

Türkiye’deki ortak düşman ittifâkı, dışarıda da AK Parti’yi milliyetçi söyleme mecbur bırakan bir tuzak ile ortaya çıktı.

Ermeni diasporasının 2015 yılının bitmesine altı aydan fazla bir süre olmasına rağmen, neredeyse varlık sebepleri ve birleştirici nefret unsuru olan 1915 Olayları’nın yüzüncü yıldönümü ile oluşturulan baskıyı, işler istedikleri gibi gitmeye başlayınca azaltmış hatta Türkiye’de bitirmiş olması, sizce de benim tezimi haklı çıkarmıyor mu?


Yrd.Doç.Dr. Can CEYLAN