koray @ sivildusunce.com
Fransız tarihçi Michelet; “ Ne zaman aklımın ermediği bir konu olsa açar Fransız tarihine bakarım” der. Ben de bir tarihçi olarak vazifemi yapayım ve Türk milletinin çözemediği garip meseleleri ve denklemleri berraklaştırmak adına Türk tarihine bir baktırayım.
    Takvimler 1443 senesini gösterirken, Osmanlı orduları Balkanlarda İzladi Derbend bölgesinde bir Avrupa karması Haçlı kuvvetini durdurmuşlar ama geri çekilen orduyu takip etmek isteyince, üstünlüğü kaybedip bozguna uğramışlardı. Öyle ki Padişahın damadı ve vezirin kardeşi Mahmut Paşa bile tutsak düşmüştü. Tabi bu hamle Avrupa’da büyük mutluluk oluşturmuş ve Türkleri Balkanlardan atma umudunu doğurmuştu. Hem Avrupa hem de Osmanlı yorgun olduğundan istemeye istemeye oturup bir anlaşma yapmışlar ve on yıl savaşmayacaklarına dair biri Kur’an-ı Kerim üzerine öteki İncil üzerine yemin etmişlerdi. Bu ahde güvenen Sultan ikinci Murat da tahtı rızası ile on iki yaşındaki oğluna bırakıp Manisa’da emekliliğe çekilmişti.
      Şimdi buraya kadar tipik bir tarih anlatısı değil mi? Evet öyle. Hani neredeyse “onlar ermiş muradına…” diye bitirivereceğim. Ama öyle değil.
      Tam bu barış sağlanmışken, Müslüman Türk Karamanoğlu hükümdarı  İbrahim Bey, Katolik Macar kralına bir elçi yollayıp ne diyor biliyor musunuz? Aktarayım: “ Sen öteden, ben beriden yürüyelim. Rumeli senin, Anadolu benim olsun. Osmanlı’yı ortadan götürelim” Peki ne oldu? Çok tuhaf bir ittifak cephesi kuruldu. Katolik Macar, Polonya, Papalık, Transilvanya, Töton şovalyeleri ile Ortodoks Sırp birliklerinden oluşan bir ordu öteden yürümeye başlarken, aynı zamanda Müslüman Karamanoğlu birlikleri de beriden Ankara-Kütahya yöresini yakıp yıkıyordu. Osmanlı tarihçisi Aşıkpaşazade bu olayı o günün diliyle şöyle aktarır: “Muin oldı Karaman kafire gör, yüzi kara, özini mağbun etdi” yani Karamanoğulları kafire yardımcı olarak, yüzünü kara özünü şaşkın etti. Hatta Sultan Murat, huzuruna gelen Karaman elçisini;  “Kafir-i bi-din ile arka bir edüp taht arzusuna düşmüş, ol eyle mi kıyas eder ki bu fesad anun yanına kala?” diye kovmuştu. Ama sonuç ne oldu? II.Murat bu fesadı yanlarına bırakmadı ve Karaman beldesinin bir ucundan girip öte ucundan çıktı. Karaman beyleri Toroslara kaçıp af dilediler. Yine din kardeşliğinden Osmanlı tarafından affedildiler. Öteden gelenler de Varna da ağır bozguna uğrayıp dağıldılar. Ortada Koca Hıdır adlı bir yeniçeri tarafından mızrağın ucuna takılmış bir Macar kralı kellesi kaldı sadece…
      Yine 15. Asır. Bir Akkoyunlu elçisi ele geçirilmiş ve üzerinde bir mektup yakalanmıştır. Mektup, Müslüman Türk Akkoyunlu hükümdarından Yakın Doğuyu gemileri ve sermayesi ile denizlerde kurduğu politik-finansal egemenlik ile soyup soğana çeviren Katolik Venedik’e gitmektedir. Senaryo ve ifadeler tanıdıktır; Venediklilerin denizden, kendisinin karadan yürümesini teklif etmektedir. Hatta Venedik elçisi Ambrogio Contarini’nin dediğine göre Uzun Hasan kendisine ve Burgundy Dükü’nün elçisine ; “ Sen hizmetinde olduğun kişinin yanına dön ve kendisine verdiğim söze sadık olduğum, Osmanoğlu ile savaşmayı düşündüğüm ve kısa süre içinde öyle yapacağımı bilgilendir.” Demiştir. Karşılığında da altı havan topu, altı yüz tüfek ve mühimmat almıştır. Yani yine tuhaf bir denklem kurulmuş, Papalık, Venedik, Trabzon Rum imparatorluğu, Karamanoğulları ve Akkoyunlulardan oluşan cepheye karşılık bir başına Osmanlı.. Sonuç? Fatih Sultan Mehmet bu cepheyi dağıtmış, Osmanlı’yı bölgenin tek egemen gücü kılmıştır.
     Kısacası; Sermaye ve gemileri ile denizlerde tekel kurmuş ve kendi dindaşlarının bile ilallah ettiği sömürgeci Venedik ile köylülerin boynuna halka takan, onları haftada üç gün kendi angaryalarına karşılıksız koşan ve topraklarında evlenen köylülerin eşlerini bile ilk gece kendi hakları sayan Batılı feodal beylerin düzenine karşı savaşan, fethettikleri yerlerde Hıristiyan köylüyü dininde serbest bırakan, namusunu koruyan, angaryasını hafifleten Osmanlı’ya düşmanlık ederek kendi yerel egemenliğini ve kabile asaletini kaybetmemek için İslam ittihadını feda eden Müslüman kabile aristokratlarının işbirliği çokta garip değil sanırım. Mesele ince hesapların ve dizginlenemez güdülerin meselesi. Mücadele ise  kimin hangi düzeni ne için istediğinin bir mücadelesi.
   Şimdi tavsiyem, 15.yüzyılda yaşanmış bu iki olayı aklınızda tutun ve etrafınıza bir daha bakın…