SİVİL DÜŞÜNCE - ÖZEL RÖPORTAJ

Ortadoğu'da yaşanan gelişmeleri bizzat sahada gözlemleyerek değerlendiren Gazeteci Yazar Çetiner Çetin, Suriye'nin İdlib kentinde yaşanan son gelişmeler hakkında Sivil Düşünce'ye çok  özel açıklamalarda bulundu. Çetin, IKBY'de gerçekleştirilen son genel seçimleri de değerlendirerek, Türkiye'nin Kürt ve Türkmen  politikasında kamu diplomasinini genişleterek daha ciddi adımlar atması gerektiğini belirtti.

Erdoğan Suriye’ye çok sık gidip geliyordu. İkili ilişkiler çok iyiydi. Hatta ortak bakanlar kurulu toplantısı yapılacağı gündemde iken ne olduysa oldu, hatta bu sürecin bozulmasında Rusya ve İran’ın parmağının olduğu da söyleniyor. Erdoğan bu süreçten sonra sıklıkla Esad’ın gitmesi gerektiğini söylemeye başladı. Bu politika, doğru bir politika mıydı?

Aslında konuşmamız gereken en önemli konu Ortadoğu’daki enerji kaynaklarının paylaşılması meselesidir. Ve Bunun yanında silah üretici ülkelerin yeni dünya düzeninde yani soğuk savaş yıllarının ardından yeni süreçte nasıl konumlanmak istediği meselesidir.

Ortadoğu’da herkesin kendine göre kontrol alanları oluşturma hevesleri vardır. Örneğin, Rusya Suriye’de kontrol alanı oluşturdu ve bizzat sıcak denizlere geçiş yaptı. SSCB’nin Sıcak denizlere inme hayali şimdi Rusya’yı sıcak coğrafyaya indirmiş durumda. ABD de ise şuan ilk aşamasını biz görmüyoruz ama Irak’ta Kandil’in hemen batısında Herir’de Ortadoğu’nun en büyük askeri üssünü kuruyor. Bu bölgede Katar’dan sonra en büyük askeri üssünü kurmaya çalışıyor, bir taraftan da Suriye’de 2 büyük artçı ve öncü üs kuruyor. ABD de kendisine göre orda güç gösterisi yapıyor. Bu ortamda mevcudiyeti gösterme meselesinin en büyük sebebi de enerji ve silah üreticisi ülkelerin daha fazla kazanma planları.

Enerji kaynaklarına ulaşmanın en kolay yolunu bulma çabası da bu nedenle öne çıkıyor. Mesela, bu enerji sahlarından çıkacak enerjinin hangi koridorlardan geçeceği Suriye üzerinden mi yoksa Türkiye üzerinden mi tartışması söz konusu. Suriye üzerinden geçecekse tam da terör örgütü PKK’nın ABD’nin bulunduğu koridor bu iş için lazım. Ama bunun önünü Rusya kesiyor, Türkiye kesiyor. Herkesin bölgede önemli bir rol alma çabası var. Tabii bir de İran’ı unutmamak lazım. Burada Rusya ve ABD’nin Suriye sahasını bir fuar alanına çevirme hevesini de unutmamak lazım. Zira Suriye iç savaşının son 2 yılına bakacak olursak Ortadoğu’daki ülkelerin silahlanma maliyetleri ve silahları temin ettikleri ABD ve Rusya’nın satışlarına bakarsak zaten tablo net bir şekilde ortaya çıkacaktır. Rusya ve ABD’nin açık silah fuarına çevirdiği Suriye sahası silahlı örgütlerin laboratuvarına dönüştü ve Türkiye artık kendi güvenliğini kendi topraklarında değil sınırlarının öte yanında sağlamak durumda kaldı. Türkiye en az 30 yıl süre ile hatta belki bu süre daha da uzun olabilir ki bu bölgeden çıkmadan güvenliği sağlamak durumda. 

Ancak belirtmeliyim ki Suriye meselesine sadece belli bir bölge ile sınırlı bakacak olursak sadece küçük fotoğrafa bakmış oluruz. Ama İran Irak’ı bu fotoğrafa eklersek daha geniş bir bakış açısı oluşacaktır.

Bu arada İran’ı unutmamak gerekiyor. İran 1996’da PKK’yı Türkiye sınır hattından alıp Kandil’e taşımıştır. İran’ın bütün amacı, Afganistan’daki Taliban ve El Kaide gibi Sünni örgütlerin Kandil’e yerleşmesini engellemekti. 2014’te İran-Kandil-Süleymaniye-Kerkük-Sincar hattında lojistik hatlarını oluşturmak için İran PKK’yı Sincar’a taşımıştır. Ve 2014’de Sunni örgütler Sincar’a girmeden lojistik hattını kontrol altına almak için PKK’yı muhafiz tayin etti. Bu sayede çok ciddi bir zaman kazandı ve PKK’ya destek verdi. İran 1986 dan sonra Urmiye içinde örgüt için Hastaneler açtı. İran Suriye iç savaşını da Irak’ıda içinden çıkılmaz bir hale getirerek aman kazanmanın yollarını aradı.

Uluslararası ilişkilerde hiç kimse kimseyle uzun vadeli stratejiler kurmaz. Bu İran için de geçerlidir, ABD için de, Türkiye için de geçerlidir. İran’a şöyle bir baktığımızda aslında tarzı çok açıktır. İran, PKK’yı bitirmek için bir çaba içerisinde olsaydı, PKK’ya karşı operasyon yapabileceği en uygun yer Kandil idi. Çünkü hemen sınırında yani yanı başındadır. 2006’da İran, Kandil’e çok büyük bir operasyon düzenledi. Bu operasyon Pejak’a yönelikti. 2000’i aşkın askerini kaybetti ve PKK’nın üst düzey yöneticilerini ele geçirdi. Örneğin, Cemil Bayık ele geçirildi ve serbest bırakıldı çünkü anlaşma imzalandı. PKK, Pjak’ı feshetti ve buna karşılık Cemil Bayık serbest bırakıldı. Çünkü İran, Şii güçlerinin Suriye’ye geçişini sağladı. 2016’da farklı bir sürece girdi ve ABD, PKK’nın iplerini ele geçirdi. ABD, ipleri ele aldığı andan itibaren İran, PKK’yı bitirmek değil, PKK’yı terbiye ederek tekrar yanına almayı hedefledi.

Şimdi Kandil’deki PKK, İran’ın kontrolündedir. Suriye ve Sincar’daki PKK da İran ve ABD arasında gidip geliyor. Hatta ABD işini sağlama bağlamak için buradaki İran’ın kontrolündeki  56 ismi tasfiye etti. PYD’nin lideri Salih Müslüm başta olmak üzere. Salih Müslim, iç savaşının başladığı ilk dönemde cezaevinde idi. Olaylar çıkınca rejim ve İran, Salih Müslim’i Kamışlo’ya gönderdi. Kamışlo’da yeni bir örgütlenme adıyla PYD’yi devraldı ve PYD’yi harekete geçirdiler. Buradaki akıl PKK’nın stratejik akıl değil, İran’ın aklıydı. Hatta Suriye savaşının başladığı günden bugüne kadar Suriye rejiminin askeri üssü Kamışlo’da  var ve bunu PYD sağladı/ korudu. Gördüğünüz üzere, uluslararası ilişkilerde özellikle Ortadoğu’da işler tamamen konjonktüre ve bu bölgede hâkimiyet kuracak stratejilere göre değişkenlik gösteriyor. Her ülke kendi hareket alanını aynı satranç oyunundaki gibi karşısındaki rakibine göre oyunu kurarak belirliyor.

25 Eylül 2017’de IKBY bağımsızlık referandumuna gitti. Celal Talabani’nin taraftarları tarafından bu seçim akamete uğratıldı diyebiliriz. Hatta Talabani tarafı, “biz Şiiyiz” açıklamasında bulundular. Bunun etkisini buradan da görebilir miyiz?

Türkiye’de çoğunlukla sadece terör örgütü PKK meselesine odaklanıyoruz ve olayın aslında sosyolojik boyutunu ve çıkabilecek sorunları yani kamuoyu diplomasisini görmek istemiyoruz, ön göremiyoruz. Mesela Rakka operasyonu bitti ve terör elebaşı Öcalan’ın fotoğrafları oradaydı. Mcgurk, hepimizin mercekleri tuttuğu bir adam fakat hiç kimse o resmin altında duran diğer önemli bir şahsiyeti görmedi.

Kimdi o Şahsiyet ?

Suudi Arabistan’ın Körfez’den sorumlu devlet bakanı idi. Yani bu, şu demektir; sahada PKK’yı destekleyen, ona güç veren tek ülke ABD değildir. Suudi Arabistan da bu işin içindedir. Böyle olduğu için ciddi sorun yaşıyoruz. İran, bu yüzden Suudi Arabistan’ın eline geçen bir argümanı kaybetmemek uğruna böyle bir yola giriyor. IKBY’de Mcgurk’un son ziyareti, ben bunu birinci ağızlardan duyduğum için söylüyorum, Mcgurk, Barzani’nin yanına gidiyor. Normalde bölgede kullanılan bir lehçe vardır. Biri hitap ettiği zaman, “kek Mesut, kek Neçirvan, kek Talabani” diye hitap ederler. Mcgurk “heval” diye hitap ediyor.

Kek; abi, heval; arkadaş anlamına geliyor ve “heval” söylemi PKK içerisinde kullanılan bir terim.

Mcgurk’un kafasında bölgeyi PKK’nın eline teslim etmek var. Yani bir süre sonra Barzani’yi, Talabani’yi, IKBY’i, KDP’yi ve KYB’yi de bölgede devre dışı bırakarak Kandil’den Suriye’ye kadar uzanan PKK’nın kontrolünde bir alan yaratmak hedefi var. Bu kişi PKK ile o kadar özdeşleşmiş ki, o bölgede tanıştığı insanlara da böyle hitap etmeyi tercih ediyor. Bu tercih de aslında kafasındaki bütün değerleri ve ne yapmaya çalıştığını ortaya koyuyor.

IKBY, Mcgurk’un bu amacını gördü ve ilk anda panikledi ve işi şansa bırakmak istemedi. Yoksa referandumun oluşturacağı sonuçlar ortada idi. Ama ABD’nin resmi desteği PKK’nın arkasındayken Kürt yönetimi bir hamle yapmak istedi. ABD PKK’nın bölgede güçlenmesine karşı olsa da, Kerkük’te PKK var. On binlerce peşmergenin hiçbir görüntüsü yok ama bir bakıyorsun Kerkük’te PKK’nın kadın teröristlerinin ellerinde silahla “Kerkük halkını kurtarmaya çalışıyor” görüntüsü veriliyor. ABD, bunu çok iyi pazarlanabilir bir konu haline dönüştürüyor.

Aynı günlerde İran’ın Hamaney’den sonra önemli bir siyasi ve askeri karar alma ismi olan Serduri, Bağdat’a geldi. Bütün Şii liderleri, Mukteda Es-Sadr dışında, Serduri ile görüşebilmek ve eteğini öpmek için sıraya girdi. Mukteda Es-Sadr, aynı gün Salman’ın oğlu ile Suudi Arabistan’da Twitter hesabından fotoğraflarını paylaştı. Suudi Arabistan, Şii-Sünni çatışmasıyla kendi içinde de çok ciddi çatışmalara gireceklerini fark etti. Şöyle bir baktığımızda, Suudi Arabistan nüfusunun yüzde 23’ü Şiilerden oluşuyor. Petrol sahalarının olduğu alanlardan bahsediyorum. Bu alanlar Şiilerin kontrolünde olan yerlerde. İşte bu nedenle, Suudi Arabistan Şii-Sünni çatışması içerisinde olmak istemiyor. Olacaksa da Arap Şiizmi olsun istiyor. Mesela şimdi Irak’ta önümüzdeki günlerde bir çatışma olacak. Bu çatışma, 160 Şii Haşdi Şabi grubu ile (yaklaşık 700 bine yakın ve bir kısmı Arap Şiizmini destekliyor) İran ekolünden gelenler arasında olacak ve birbirlerini vuracaklar. ABD, Arap Şiizmi ve Kürtleri daha doğrusu PKK’yı arkasına alarak savaş açmaya hazırlanıyor.

Haşdi Şabi’nin başına İbadi geçti

İbadi korktu çünkü ülke İran’ın elinde. İran’ın elinde olursa nasıl bir felaket olacağını biliyor. Bu maksatla ABD’ye göz kırpmak için kendisi Haşdi Şabi’nin başına geçti. İlk iş olarak ta Türk Silahlı Kuvvetlerinin Irak sınırları içindeki üslerinin boşaltılması konusunu siyasi gündeme taşıdı.

Önümüzde daha büyük bir savaş var. Irak’taki en kötü durum bölgenin iyice karışması ve bölgenin bataklığına dönüşme olasılığı. PKK Suriye’den sonra Sincar ve IKYB bölgelerinde hamlelere kalkışabilir. Türkiye, 1992’den beri Barzani ile yakın ilişkiler kurulmuş durumda ve bir ticari ilişki ağı kurulmuş durumda. Bu nedenle tüccarlarımızın, iş adamlarımızın zarar görmemesi için özen gösterilmesi gerekiyor. Irak’ın cumhurbaşkanı Kürt, başbakanı Şii ve Meclis başkanı Sünni olacak. Irak’ın yeni sürecinde Türkiye yer alabilir. Türkiye, Irak’ta olan bitenlerin dışında kalamaz. Orada yaşayan Kürtler ve Türkmenlerle akrabalık ilişkileri var. Onları bir şekilde koruma altına almak zorunda.

IKBY referandumunda Türkiye ısrarla karşı çıktı. Oysa ki Mesut Barzani, defaten bağımsız olmaları halinde Türkiye’ye ilhak olabileceklerini beyan etti. PKK militanları referandumun ardından Kerkük’e indi. Bize akan petrol o süreçten sonra İran’a akmaya başladı. Her iki taraf için ekonomik zarar doğurdu. Türkiye o dönemde doğru bir politika mı izledi? Ne yapmalıydı?

Türkiye’nin Ortadoğu politikası bana göre çok daha iyi ele alınmalıydı. Bunu şu nedenle söylüyorum: Kerkük’e Irak ordusu girmedi, Şii Haşdi Şabi güçleri girdi. Biz 2003’ten beri Kerkük’de konsolosluk açamadık, açamıyoruz. Çünkü Bağdat yönetimi adı altında İran izin vermiyor. Ama bugün Kerkük’ün merkezinde İmam Hümeyni Kültür Merkezi var, İran konsolosluğu var, İran’ın eli ve hatta sivil paramiliter  ordusu var. Biz farkına varmadan Irak’ta şöyle bir durumla karşı karşıya kaldık.

Türkmenleri bütünleştirici, bir arada tutan argümanlar, aktiviteleri organize etmemiz gerekiyordu. Bunu yapabilmemiz için de Bağdat’tan Mendeli’ye, Tuzhurmatum’a, Telafer’e kadar uzanan o hatta, Erbil dâhil, oluşturmamız gerekiyordu ama bütün bunları düşününceye kadar İran bizde daha hızlı davranarak kendi rolünü fazlalaştırdı. İran öyle bir ayırdı ki Şii Türkmenler ile Sünni Türkmen neredeyse birbirine savaş ilan edebilecek şekilde birbirlerinden nefret ettirdi, ayrıştırdı. DAEŞ, Telafer’e girdiğinde Sünni Türkmenler Şii kardeşlerini öldürdüler. Şimdi tam tersi Musul operasyonu gerçekleştiğinde bu sefer Şii Türkmenler hedefte kaldı.

İşte bu nedenle ben, Türkiye’nin çok hızlı bir şekilde Türkmen politikası belirlemesi gerektiğini düşünüyorum. Türkmenleri bir arada tutan, tarafları sadece konferanslarda bir araya getiren değil çok çeşitli Kamu Diplomasisi araçları geliştirerek onlara Türkmenlik bilincini, kendi mezheplerinin önünde tutacakları bir süreci başlatmaları lazım. Bu yapılmadığı sürece Türkmenler bir kazanım elde edemiyorlar.

Kürtler açısından baktığımız da ise durum farklı, o bölgede 3 büyük Kürt şehri var; Duhok, Erbil ve Süleymaniye. Süleymaniye’deki Kürtler İran’a daha yakın. Çünkü bizim oradaki Kürtlerle ilgilenmemiz gerekiyor. Onlara Batı’ya açılan kapının Türkiye olduğunu göstermemiz gerekiyor. İşte bu noktada benim inandığım şey,  Kürtlerle diyaloğun açık olması durumunda süreci çok iyi yönetebilir. İlla bu işin sonu bağımsızlık olacak diye bir şey yok. Zaten Türkiye ile entegre olmuş bir bölge. Şu an Erbil, Süleymaniye ve Duhok’ta gittiğiniz her yerde Türk malları var. Hızla bölgeye ilişkin bir persfektif kurulmalı. İlişkiler düzenlenmeli yeniden sorunlar konular ele alınmalı. Türkiye yaklaşımını net bir dille ortaya koymalı. Zira geç kaldığımız takdirde ABD, Rusya ve İran bölgeyi yeni baştan dizayn ederken biz geç kalabiliriz. ABD PKK’yı hakim kılmaya çalışabilir. İran Şii kuşağını harekete geçirebilir.

Ben Duhok ve Erbil’e gittiğimde görüyorum ki Kürt halkı Türkiye mallarına rağbet ediyor ve İran mallarını almak istemiyor. Örneğin AVM’lerde ülkemizin ürünleri satılıyor, mağazalarımız ve lokantalarımız var. Bilboardlarda ülkemizin firma ve ürünlerinin tanıtımları yapılıyor.

İşte burada önemli olan bizimle dirayet gösterip iş adamlarımızı ve farklı araçları harekete geçirmemiz lazım.

Mesut Barzani bir miting düzenledi. Bu mitinde büyük bir katılım sağlandı. IKBY seçimlerinin sonucu nasıl olacak?

Bugüne kadar Talabani-Barzani bölgedeki güç denklemine  ve 2003’den sonraki tarihsel sürece bakarak söylüyorum; Kürtler Bağdat’ta ve Irak’ın siyasi tablosunda hep ortak hareket ettiler. Kerkük’teki bu süreç, aralarındaki ortak hareket etme imkanlarını ortadan kaldırdı. 2003’ten bu yana ilk defa, Kerkük meselesinde KYB bir tarafta durdu. Ve KYB’nin eli ile Kerkük’te PKK’nın görünmesi ve Haşdi Şabi’nin girmesi KYB ve KDP arasında ciddi bir çelişkiye neden oldu. Ve taraflar birbirlerini hainlikle suçladı. Orada hiçbir zaman gerçek anlamda zaten bir birleşme olmadı. Peşmergeler hiçbir zaman birleşmedi. Şuan ki tablo 1996’ya dönüş sendromu.

Bana göre, bu seçim sonuçları çok büyük sorunların başlangıcı olabilir çünkü bahsettiğim çelişkilerden kaynaklı 1996’ya dönüş yaşanabilir. Yani, Süleymaniye ayrı bir Kürt bölgesi, Duhok ve Erbil ayrı bir Kürt bölgesine dönüşebilir. Ama tabii elbette  gücü elinde tutan güçlü biri çıkarsa, geçmişteki tablo da çelişkilerden farklı güçlü bir tablo da ortaya çıkabilir. Barzani, Duhok ve Erbil’in yüzde 90’ını eline alabilir. Bence, Süleymaniye burada anahtardır. Barzani’nin son mitingindeki açıklamalarından yola çıkarak Süleymaniye’de de çok ciddi destek bulduğunu görüyoruz. Ama Süleymaniye gelenekselci tutumunu sergilerse ki bu daha ağır basan bir durum tablo değişken olacaktır. Dolayısıyla halen insanlar aradan geçen zamana rağmen “96’da şöyle olmuştu” diyerek geçmişi hatırlatıyor.

Şu anda sadece Kandil’de değil, Süleymaniye şehrin içinde olan PKK var. Eğer KDP ve KYB arasında bu çelişkiler derinleşirse, tam da ABD’nin istediği gibi, PKK büyük bir güç gösterisine kalkışabilir. Ve bu çelişki devam ederse, Kerkük ve Süleymaniye’yi ele geçirebilir. Çünkü PKK’nın buna kalkışabilecek gücü var. Süleymaniye’de ve KYB’nin güçlü olduğu yerlerde PKK istediği gibi hareket edebiliyor. 1996’da PKK, Talabani ve Barzani’yi bölgeden uzaklaştırmıştı. Türkiye 70 bin askerle bölgeye girerek operasyon yapmış ve işlerin normalleşmesi için beklemişti. Şimdi PKK, fırsat bu fırsat  iki grubu birbirine düşürebilir. Çünkü Goran’la ve sosyalist partilerle işbirliği yapıyor, Muhammedi dışındaki tüm İslami partilerle de bir şekilde iletişime geçebiliyor.

 

İdlib'teki son gelişmeler, Türkiye'nin ABD ve Rusya ile ilişkilerinin yer aldığı ikinci röportaj önümüzdeki günlerde...