semra @ sivildusunce.com

Türkiye'de belediyecilik anlayışı, uzun zamandır hizmet üretme kapasitesini aşan bir kriz sarmalının içinde debeleniyor. Bu kriz yalnızca altyapıdan ibaret değil; güven, denetim, hizmet sunma, etik ve insani sorumluluk boyutlarıyla da büyüyen bir yönetim sorunu hâline gelmiş durumda.

Son yıllarda metropol belediyeleri başta olmak üzere birçok yerel yönetim hakkında yolsuzluk iddiaları, adli soruşturmalar, görevden almalar, kayyum atamaları ve süregelen tahkikatlar sebebiyle kamuoyunun gündeminden düşmüyor. Mahkeme dosyalarına yansıyan ifadeler, savcılık fezlekeleri, etkin pişmanlıktan yararlanarak itirafçı olanlar ve Sayıştay raporları, belediyelerin bir kısmında kamu kaynaklarının nasıl yönetildiğine ve nasıl heba edildiğine dair ciddi soru işaretleri doğuruyor.

 İstanbul ve Ankara: Türkiye'nin vitrini mi, uyarı levhası mı?

İstanbul Büyükşehir Belediyesi'nde belediye yönetimi ve bağlı iştirakler hakkında yürütülen adli süreçler, yalnızca bireysel sorumlulukları değil, kurumsal denetim mekanizmalarının çöküşünü de tartışmaya açtı. Dosyalara giren iddialar henüz yargı kararıyla kesinleşmemiş olsa dahi bu ölçekte bir belediyenin yıllarca sürecek hukuki belirsizliklerle yönetilmesi, İstanbul halkı açısından kabul edilebilir değil.

Ankara'da musluktan su akması lüks haline geldi

Ülkenin başkenti Ankara'da ise tablo daha somut, daha yakıcı ve daha insani. Aylardır süren su kesintileri, kış ortasında eksi derecelerde ellerinde bidonlarla yollara düşen yaşlılar, hastalar ve çocuklar... Ankara Büyükşehir Belediyeciliği, vatandaşları evlerine bidonlarla su taşımaya mahkûm etti.

Hijyenin lüks hâline geldiği bir başkentte, öğrenciler okullarına yıkanmadan ve susuz giderken, Mansur Yavaş'tan gelen "200 gün yetecek su var ama basınç yeterli değil" açıklaması, krizi açıklamak yerine derinleştiren bir itiraf olarak hafızalara kazındı. Yani, "Ankara halkına yağmurlu havada su vermeyen" bir belediye anlayışı ile karşı karşıyayız. Vatandaş şu soruyu sormakta haklı: "Su varsa neden musluktan akmıyor?" Mansur Yavaş yönetimsizliği, Türkiye'nin başkenti Ankara'yı maalesef yaşanamaz hale getirdi. 

Mamak'ta aylardır devam eden su kesintileri bir tatafa, geçtiğimiz günlerde bir hafta boyunca sürekli yaşanan su kesintileri nedeniyle vatandaşlar, "Mansur Yavaş istifa!" diyerek tepkilerini dile gerirdiler. Suyu kesilen kanser hastaları, yatalak hastalar, yaşlılar, okullar, öğrenciler ve işletmeler...

Sıfır Atık söylemi, sıfır planlama gerçeği

Türkiye, Birleşmiş Milletler (BM) nezdinde Sıfır Atık politikalarını savunurken; Ankara'da kesilen sular nedeniyle tek kullanımlık plastik tabak, bardak ve şişe tüketiminde patlama yaşandı. Ekonomik kriz ile başa çıkmaya çalışan vatandaş bir yandan mutfak ihtiyaçları ve fatura giderleri ile başa çıkmaya çalışırken öte yandan marketlerden plastik tabak, plastik bardak ve plastik bidonlardaki suyu satın almak zorunda bırakılıyor. Tüm bu gerçekler ışığında çöp miktarı arttı, çevre yükü büyüdü. Merkezde savunulan çevre politikaları, yerelde altyapı yetersizliği nedeniyle boşa düştü. Bu çelişki, yalnızca çevresel değil, yönetsel bir iflastır.

İzmir, Buca ve diğerleri: Sorunlar istisna değil, sistematik

İzmir Körfezi'nin yıllardır temizlenmemesi, sokaklarda biriken çöpler, maaşlarını alamadıkları için eylem yapan belediye çalışanları buz gibi havada derdini anlatmaya çalışırken öte yandan belediye başkanlarının şarkıcı sevgilileri ile Phuket Adası'na tatile gitmesi, bu da yetmezmiş gibi maaşını alamayan belediye işçilerine nispet yapar gibi plajda çekim yaparak özel hayatlarıyla gündeme gelmesi... Bunların hiçbiri münferit değil. Hepsi aynı hastalığın farklı belirtileri.

Bir belediye, personeline maaş ödeyemiyorsa; kentini temiz tutamıyorsa; 200 günlük suyu olduğu halde vatandaşına vermiyorsa; temel altyapıyı işletemiyorsa, orada sorun kişisel değil yapısaldır.

Sokak köpekleri meselesi: İhmalin bedelini çocuklar ödüyor

En ağır tablo ise sokak hayvanları konusunda yaşanıyor. Belediyelerin yıllardır ertelediği barınak, rehabilitasyon ve kontrol sorumluluğu; bugün yaralanan, sakat kalan, hayatını kaybeden çocuklar, artan kuduz vakaları ve aşı başvurularındaki yükseliş olarak karşımıza çıkıyor.

Bu, ideolojik bir tartışma değil; kamu güvenliği ve insan hayatı meselesidir.

Belediyelerin sarhoş mesaisi; belediyelerin kasası, hizmet yerine çalgılı çengili alkol sofralarına mı harcanıyor?

Türkiye'de belediyecilik artık yalnızca altyapı ya da hizmet meselesi olmaktan çıkarılarak, alkol sofralarının ayyaş belediyeciliğine dönüştüğü merkezler haline de gelmiş durumda. Kamuoyuna yansıyan denetim raporları ve basına yansıyan belgelerde, bazı belediyelerde alkollü içki alımlarının belediye bütçesinden yapıldığına dair iddiaları tartışmaya açtı. İstanbul'un bir ilçe belediyesinin 2026 yılı için açtığı ihalede 43 bin şişe alkollü içecek ile 12 yıllık viskilerden tutun binlerce şişe biraya kadar her nevi alkol ürününü "bu kadarına da pes!" dedirten ihale ile ilana açtı. İlana çıkarılan bu alkol ihalesi ile, Türkiye'de ekonomik kriz halkın alım gücünü her geçen gün daha da dar boğaza sokarken, halka hizmet götürmesi gereken belediyelerin sarhoş sofralarına meze ve alkol alımı için ilana çıkması abesle iştigaldir.

Son minvalde Türkiye'nin metropol belediyeleri başta olmak üzere il ve ilçe belediyelerinde de sorunlar artarak devam ediyor ve bu durum 3 yıl daha sürdürülemez.

Türkiye, önümüzdeki 3 yılı daha:

Soruşturma dosyalarıyla,

Su bidonlarıyla,

Çöp yığınlarıyla,

Arızalı yürüyen merdivenlerle,

Maaş alamayan belediye işçileriyle,

Güvensiz sokaklarla

geçiremez.

Yerel yönetimler yamalı bohçaya dönmüşken, erken yerel seçimler artık bir siyasi tercih değil, toplumsal zorunluluk haline gelmiştir. Sandık; ihmali, beceriksizliği ve hesap vermeyen belediyecilik anlayışını da yenilemenin tek yoludur.

Bu şehirler, bu halk, bu çocuklar daha iyisini hak ediyor.

 

Selam ve selametle...