Akşam yemeğine oturduğumuzda, babam, özel bir uçağın alçaktan uçarak gürültülü bir şekilde gittiğini söyledi. Geçtiğimiz günlerde Elmadağ’a düşen Rus İHA’sına benzer bir gelişme olabileceği ihtimali üzerinde durarak sofrada süreç okuması yaptık. Aradan az bir süre geçtikten sonra haber kanallarında, Esenboğa Havalimanı’ndan kalkan Libya’ya ait özel bir jetin Ankara semalarında kaybolduğuna yönelik “son dakika” anonsu geçti.
Maalesef kısa bir süre sonra, Libya’ya gitmek üzere yola çıkan ve Genel kurmay Başkanı ile heyetini taşıyan özel jetin düştüğü haberleri akışa girdi. Babamın sesini duyduğu uçak, düşen Libya uçağımı idi bilmiyoruz ancak bu uçağın düşmesi ile Akdeniz'de kartların yeniden karılacağını biliyoruz. Tam da Dışişleri Hakan Fidan, MİT Başkanı İbrahim Kalın ile MSB Bakanı Yaşar Güler'in Suriye ziyaretlerine denk gelen bir dönemde bu uçak kazasının meydana gelmesi "tesadüf" olarak yorumlanamaz.
Libya uçağının düşmesi kimlerin işine yaradı, bölgedeki denklemi nasıl etkileyecek sorularına aşağıda birlikte yanıt arayalım:
Bir önceki köşe yazımda; İsrail, Yunanistan ve Güney Kıbrıs Rum Yönetimi (GKRY) arasında bölgede ivme kazanan bir iş birliği anlaşmasına varıldığını yazmıştım. Bu iş birliğinin kapsamı ve varılan anlaşmalara ilişkin iki gün önce açıklama yapıldı. İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’nun ev sahipliğinde üç liderin Tel Aviv’de bir araya geldiği ve askeri-güvenlik ilişkilerini genişletme kararı aldığı belirtildi. Görüşmede askeri ve güvenlik iş birliğinin kapsamlı bir şekilde ele alındığı; bu çerçevede “kritik altyapıların korunması” gibi başlıkların ele alındığı aktarıldı. Avrupa Birliği aradan geçen onlarca yıla rağmen ortak bir askeri birlik ve anayasa ortaya koyamadığı halde, bu üçlü arasında yaklaşık 2 bin 500 askerden oluşacak bir ortak müdahale gücü planlandığı iddia edildi. İddia diyorum zira bu henüz resmi onaylı bir mekanizmadan ziyade bir planlama ya da fikir aşamasında olduğu görülüyor.
Madalyonun arkasındaki fotoğrafta, Doğu Akdeniz’de enerji, deniz yetki alanları ve askeri caydırıcılık dengeleri var. İsrail ile GKRY, uzun zamandır hidrokarbon ve deniz kaynakları alanında iş birliği yürütürken, Yunanistan da bu blokla uyumlu bir savunma çizgisine yerleşmiş durumda. Bu işbirliği ve varılan anlaşmalar; Türkiye ve KKTC’nin deniz yetki alanları ve hak iddialarıyla doğrudan çakışan bir stratejik zemine işaret ediyor.
Türkiye ve KKTC’nin Tepkisi
KKTC Başbakanı Ünal Üstel, bu üçlü zirve ve askeri iş birliği planlarını haklı olarak sert sözlerle eleştirerek; bu tür adımların Doğu Akdeniz’de gerilimi artıran ve Türkiye ile KKTC’yi dışlayan bir anlayışın ürünü olduğunu vurgulayarak, “askeri bloklaşmayı ve dışlayıcı politikaları tercih ettiğini” söyledi. Böylece Akdeniz’de “kaz ayağı üçlüsü” olarak tabir edeceğimiz İsrail-GKRY, Yunanistan, uzun vadede bölgede etki alanını büyüterek Türkiye’nin ve KKTC’nin Akdeniz’deki egemenlik haklarını tehdit edebilecek güce kavuşabilirler.
Üstel’in tepkisi sadece politik bir duruş değil, aynı zamanda Türkiye-KKTC’nin jeopolitik dengelerde yalnız bırakılma endişesini de yansıtıyor. Zira bu üçlü işbirliği; deniz yetki sınırlandırmaları ve enerji koridorlarının güvenliği gibi kritik alanlarda Türkiye’nin bölgesel rolünü gölgede bırakmayı hedefleyen bir ağ olarak kendini gösteriyor.
Türkiye ve Libya denkleminde Akdeniz Stratejisi
Türkiye ile Libya arasındaki ilişkiler, 2019’da imzalanan deniz yetki alanı mutabakatı ile yeniden şekillendi. Bu anlaşma ile Türkiye’nin Doğu Akdeniz’deki deniz yetki alanını belirleme stratejisinin merkezine yerleşerek Türkiye ile Libya’nın ortak deniz sınırlarını çizmiş oldu. Bu adım, Yunanistan, Mısır ve GKRY’nin marjinalleştirmeye çalıştığı bir siyasetin tam karşısında durdu.
Bugün, MSB Yaşar Güler’in ev sahipliğinde Libya Genelkurmay Başkanı General Mohammed Ali Ahmad al-Haddad ile yüksek düzeyli görüşmeler yapılarak, Ankara’nın Libya ile savunma ve askeri iş birliğini güçlendirmesi açısından önem arz ediyordu. Çünkü daha iki gün önce İsrail, GKRY ve Yunanistan anlaşmaya varmışken Türkiye ile Libya’nın kritik öneme haiz anlaşmalara varması stratejik olarak bir karşı atak olarak değerlendiriliyordu.
Bu buluşma, Türkiye’nin Libya’daki jeopolitik ağırlığını hem Batı hem de Kuzey Afrika ekseninde koruyabilmek için önemli bir diplomatik hamle idi.
Uçak Kazasının Zamanlaması Manidar: Tesadüf mü, Mesaj mı?
Türkiye-Libya yüksek düzeyli görüşmenin hemen ardından Libya Genelkurmay Başkanı’nı taşıyan özel jet Ankara’dan kalktıktan kısa süre sonra radar işaretini kaybederek düştü. Uçakta Libya’nın üst düzey askeri lideri ve beraberindekiler bulunuyordu. Uçağın neden ve nasıl düştüğü bilinmiyor ancak bu kazanın kim ve/veya kimlerin işine yaradığı bariz bir şekilde görülüyor.
Bu trajik uçak kazasının zamanlaması, yıllardır bölgeyi şekillendiren jeopolitik dinamiklerle birlikte okunduğunda oldukça çarpıcı sonuçlar ortaya çıkıyor:
-Bir yanda Türkiye ile Libya arasındaki stratejik görüşmeler,
-Diğer yanda İsrail-GKRY-Yunanistan hattında artan askeri koordinasyon…
Bu iki paralel süreç, sadece coğrafi değil, aynı zamanda stratejik etki alanlarının yeniden çizildiği kritik bir eşikte gerçekleşiyor.
Bu uçak kazasının ardından ortaya çıkan tablo, kimin ne kazandığı sorusunu zorunlu kılıyor:
-Bölgesel Rekabetin Yoğunlaşması
-İsrail-GKRY-Yunanistan “kaz ayağı üçlüsü”, Türkiye’nin Akdeniz’deki etkinliğini gölgelemek ve enerji/askeri projelerde bloklaşmayı güçlendirmek istiyor. Bu bağlamda, Türkiye’nin Libya ile kurduğu bağın zayıflaması onların işine yarar.
-Libya; ekonomik, askeri işbirliği ve Akdeniz’deki yetki alanı açısından Türkiye için kilit bir müttefik. Bu uçak kazası, Libya’daki güvenlik koordinasyonunu geçici olarak sekteye uğratabilir ve Ankara’nın planlarını zorlayabilir.
KKTC’nin Dışlanması ve Yeni Dengeler
GKRY-İsrail-Yunan hattı, KKTC’yi Doğu Akdeniz denkleminde tamamen dışlayan ve yok sayan bir söylem içinde hareket ediyor. Bu, sadece diplomatik gerilim değil; KKTC’nin deniz yetki alanları ve enerji hakları bakımından da söylemsel bir küçültülme yaratıyor.
Orta Doğu ve Akdeniz sahnesinde bugün yaşananlar, basit bir askeri görüşme ya da trajik bir kaza olarak okunamaz zira Türkiye-Libya hattı; askeri ve stratejik iş birliği, deniz yetki alanı siyaseti, KKTC’nin bağımsızlık mücadelesi için verdiği onlarca yılın uzun vadeli stratejilerinin bir parçasıydı.
Bu kritik denklemde, her diplomatik ziyaret ve yaşanan kazalar, sadece günün siyasi gündemine değil, bir bütün olarak bölgenin güç dengelerine etki ediyor. Türkiye’nin Akdeniz havzasına yönelik siyaseti, artık yalnızca deniz haritalarında değil, stratejik ittifaklar ve ikili ilişkiler ağında yeniden tanımlanıyor.
Bu yeniden tanımlanmanın tam ortasında duran Ankara ile Trablus arasındaki ilişki, bugün yaşanan trajedi ile artık sadece stratejik bir iş birliği değil; uzun vadeli bölgesel rekabetin basıncı altında teste tabi tutuluyor.
Selam ve selametle...

