İsrail'in Gazze'ye yönelik saldırıları sözde ateşkese rağmen devam ediyor. İsrail, özellikle halk nezdindeki tüm uluslararası eğlem baskılara rağmen Gazze'ye yonelik imha politikasını sürdürürken aynı zamanda insanlık trajedisine de imza atıyor. ABD'nin desteği ile İsrail, tıpkı şımarık bir oğlan gibi bölgede istediği gibi at koşturacağına ve hiçbir müdahale ile karşılaşmayacağına inanıyor.
İsrail Genelkurmay Başkanı Elay Zamir, geçtiğimiz günlerde yaptığı açıklamada, “Sürpriz bir savaşa hazırlanıyoruz ve tüm cephelerde alarmda olmalıyız” sözleri ile yalnızca kendi iç güvenlik mimarisini değil, bölgenin tamamını ilgilendiren bir jeopolitik alarm zilinin çaldığını doğruladı. Zamir’in bu açıklamasının zamanlaması ve kapsamı, özellikle Türkiye, Kıbrıs, İran, Lübnan ve Suriye’ye kadar uzanan geniş bir yelpazede yankılandı. İsrail’in Filistin, Lübnan ve Suriye'ye yönelik saldırılarının yanı sıra tüm bölgede uzun süredir espiyonaj faaliyetleri yürüttüğü de unutulmamalı.
Uzun zamandır açıkça dillendirilen ve “ha bugün, ha yarın” diyerek üstüne kulis çalışmaları yapılan olası bir İsrail operasyonu, Orta-Doğu’nun mevcut kırılgan ve güvenlik mimarisini yeni bir türbülansa sürükleme potansiyeline hakim bir süreci de açık ediyor. Cumhur İttifakı taraflarının hemen her fırsatta dile getirdikleri “İsrail’in olası saldırısı”, halkı konsolide etmenin yanı sıra ufukta kendini gösteren apaçık olası bir saldırıya karşı hazırlıklı olmayı da amaçlıyor.
TÜRKİYE İLE İSRAİL ARASINDA DİPLOMASİ
Bu safhada en dikkat çekici olan ise İsrail’in bu sert “savaş” söylemi ile paralel biçimde diplomatik kanallarda yürütülen daha yumuşak ama kritik bir trafiğin de kapalı kapı diplomasisi ile yürütülüyor olması. Azerbaycan Cumhurbaşkanı İlham Aliyev’in, Türkiye ile İsrail arasında uzun süredir “kapalı kapılar ardında” arabuluculuk yürüttüklerini açıklaması, bölgesel dengelerin diplomatik kanallarla halen diyalog içerisinde olduğunu ve sandığımızdan daha sessiz fakat çok daha derinden değiştiğini işaret ediyor. Aliyev’in sözleri, Ankara–Tel Aviv hattında zaman zaman kamuoyuna yansıyan gerilimlerin arka planında aslında yoğun bir iletişim çabasının sürdüğünü de gösteriyor.
Fakat ortada ciddi bir ironi var; aynı dönemde sahada gördüklerimiz, diplomasiden çok daha farklı bir tabloyu resmediyor. İsrail’in Suriye’deki operasyonlarının genişlemesi ve Şam’ın hemen dışındaki hedeflere kadar uzanması, “rejim değişti ama coğrafyanın kırılganlığı değişmedi” gerçeğini bir kez daha gösteriyor. Bölge, Beşar Esad’dan Colani/El Şara dönemine geçerken isimler değişse de Suriye’nin iç bütünlüğünün hâlâ yaralı olduğunu; bu yaralı zeminin dış aktörlerin müdahalelerini kolaylaştırdığını kanıtlıyor.
Türkiye ile İsrail arasında gerçekleşecek direkt bir savaştan ziyade, Türkiye'nin Suriye üzerinden İsrail'e yönelik bir çatışma yaşaması daha olası görülüyor zira Suriye'de Esad yönetiminin devrilmesinin birinci yıl dönümünde, Colani/Şara posterinin içinde Erdoğan'ın fotoğrafının da yer alması, bu olasılığı güçlendiriyor. Türkiye, özellikle Suriye'nin güneyinde olası bir İsrail saldırısına yönelik birçok cephede tedbir aldı. Böylece olası bir İsrail saldırısında hem Suriye hem de Türkiye hattı güvence altına alınmış olacak.
Tel Aviv’in temel endişesi Hizbullah ve İran bağlantısı olsa da, Lübnan’a yönelik devam eden saldırılarından da anlaşılacağı üzere operasyonların kapsamı zaman zaman bölgedeki tüm dengeleri yerinden oynatacak kadar genişliyor. Bu nedenle “bir sonraki hedef neresi?” sorusu bugün hiç olmadığı kadar belirsiz.
KIBRIS'IN JEOPOLİTİK ÖNEMİ
Tam da bu belirsizlik atmosferi içinde Kıbrıs’ın jeopolitik kırılganlığı yeniden gündeme taşınıyor. Hâl böyle iken Kıbrıs’ı bir bütün olarak ele almak daha akıllıca olacaktır zira İsrail’in Kıbrıs’ın her iki tarafından satın aldığı topraklara bakılacak olursa Kıbrıs’ın tamamının İsrail baskısı altında olduğu ve olası bir işgalin Filistin gibi Kıbrıs’a da sıçrayabileceği endişesini diri tutuyor.
Kıbrıs’ın tamamı, Doğu Akdeniz enerji denkleminde hem bir geçiş noktası hem bir ileri karakol hem de bir rekabet alanı hâline geldi. GKRY (Güney Kıbrıs Rum Yönetimi) ile Mısır ve Lübnan arasında imzalanan deniz yetki alanı anlaşması, yalnızca teknik bir deniz hukuku meselesi değil; enerji, ekonomi, güvenlik, askeri işbirliği ve bölgesel pozisyonlanma bakımından çok katmanlı etkiler taşıyan bir hamle. Böylece İsrail, Güney Kıbrıs'a tıpkı ABD'nin Yunan adalarına askeri yığınak yaptığı gibi benzer bir hamle yaparak tüm Akdeniz havasını ateş çemberine alabilir.
İSRAİL'İN KIBRIS HAYALİ
Bu anlaşmanın kökleri 2007’ye kadar uzansa da, Lübnan’ın İsrail’e yönelik çekinceleri sebebiyle onaylamaması nedeniyle yıllarca askıda kalan bir sürece dayanıyor. ABD’nin arabuluculuğuyla 2022’de yeni bir çerçeveye oturtulmasıyla birlikte İsrail’in o dönemde “Hizbullah karşısında hareket özgürlüğü” vurgusuyla memnuniyet açıklaması yapması, Doğu Akdeniz’deki enerji paylaşımının aslında güvenlik hesaplarından bağımsız olmadığını gösteriyordu.
Bugün Kıbrıs’ın tamamı ve çevresi yeniden büyük aktörlerin rekabet alanı olarak stratejik önem arz ediyor. Türkiye’nin desteği ile KKTC’nin hak talepleri, İsrail–Yunanistan-GKRY enerji ortaklığı, Mısır’ın bölgesel pozisyonu ve ABD’nin denge politikası bir araya gelince, Kıbrıs artık sadece bir ada değil; Doğu Akdeniz’deki satranç ustalarının oyun alanı haline geliyor.
İSRAİL'İN HAMLELERİNİN TÜRKİYE'YE ETKİLERİ
İsrail’in Suriye sahasında YPG ile ilgili politikaları bölgedeki tabloyu daha da karmaşıklaştırıyor. Suriye’nin kuzeyindeki yapılanmalar, Türkiye’nin ulusal güvenlik kaygılarıyla doğrudan ilişkili. Dolayısı ile Tel Aviv’in sahadaki her hamlesi, Ankara’nın hem sınır güvenliği hem de içeride PKK'nın silah bırakma süreci ve "Millî Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi" politikasını etkileyen bir faktör haline geliyor. Bu durum, bölgedeki her gelişmenin Türkiye’yi de etki alanına aldığını ve iç politikasına kadar dokunan çok katmanlı sonuçlar doğurduğunu gösteriyor.
Bugün bütün bu başlıkları yan yana koyduğumuzda karşımıza çıkan tek gerçek:
Orta-Doğu, Mezopotamya ve Doğu Akdeniz havzaları, aynı anda hem enerji rekabetinin hem askeri stratejilerin hem de diplomatik trafiklerin kesiştiği bir jeopolitik koridorun ekseni olduğunu kanıtlıyor.
İsrail’in kışkırtıcı tavrı her geçen gün artsa da bölge ülkeler nezdinde dengeyi korumak, barışı baştan inşa etmekten daha zor olacak.
Selam ve selametle...

