atilla @ sivildusunce.com
7 Haziran seçimleri için partiler tarafından yürütülen seçim kampanyaları ve bunların toplumsal hayattaki yansımaları partilerin seçmen tabanları hakkında anlamlı ve doğru olma ihtimâli kuvvetli gözlemler ve tespitler yapmamıza imkân sağlıyor. Kestirmeden söylersek, AK Parti ile CHP'nin semtlerdeki görünürlüğü keskin keskin bir tezat teşkil ediyor. İstanbul esas alındığında Beşiktaş, Kadıköy, Şişli gibi gelir seviyesi yüksek yerlerde CHP; Sultanbeyli, Bağcılar, Hasköy gibi gelir seviyesi düşük yerlerde AK Parti daha görünür hâle geliyor. Bu, söz konusu mahallelerde adı geçen partilerin önceki seçimlerde ulaştığı oy oranları tarafından da destekleniyor.

Seçmenlerin siyasî tercihlerinde sınıfsal konumun en etkili faktör olduğunu, sınıfsal konumun ise ekonomik şartlar tarafından belirlendiğini öne süren eskiden beri popüler bir görüş var. Bu bakışa göre, düşük gelir gruplarından –yani fakir- kişiler ekonomi politikalarında yoksulları gözeten ve geniş bir yeniden dağıtımı hedefleyen sol partilere oy veriyor. Sağ partilerin seçmen tabakalarıysa, yüksek gelir gruplarında yer alan, hâli vakti yerinde insanlardan müteşekkil. Sınıfsal açıklama diyebileceğimiz ve en keskin biçimde Marksist analizlerde ifadesini bulan bu görüşe bakılırsa, içinde bulundukları, ait oldukları sınıf seçmenlerin siyasî tercihlerini belirleyen başlıca, hatta tek faktör. 

Sınıfsal pozisyonun insan hayatının birçok veçhesi gibi oy verenlerin siyasî tercihini de etkilemesi mümkün. Ancak, siyasî tercihleri tek başına açıklaması imkânsız olabilir. Ayrıca, her yerde ve her durumda gerçeğe tekabül etmeyebilir. Başka bir deyişle, bu yaklaşımı yanlışlayan / yalanlayan olaylar ve olgular var. Yukarda bahsettiğim AK Parti ve CHP'yle ilgili durum da bunlar arasında. Sınıfsal izah doğru olsaydı, tersiyle karşılaşmamız, yani, ismini saydığım muhitlerde AK Parti tabanının CHP'ye, CHP tabanının AK Parti'ye oy vermesi gerekirdi. 

Bu teoriyi yalanlayan olguyu, “Türkiye'de sol sağdır, sağ soldur” diyerek aşmaya çalışanlar oldu, oluyor. Merhum akademisyen İdris Küçükömer bunu yapmaya çalışanların en önemlisi ve en başarılısıydı. İddiası epeyce taraftar buldu ve popülerleşti. Ancak, tezinin bilimsel çalışmalar ve ampirik veriler ışığında ciddiye alınması zor. Solda yer alan bir akademisyen olarak yaptığı sol övgüsünü bir yana bıraksak bile, Küçükömer'in iddiası olgularla sadece Türkiye açısından değil birçok demokrasi açısından çelişiyor. Aslında dünyanın her yerinde (sol ve sağ terimlerinin net bir anlamı varsa) sol ve sağ partilerin seçmenleri arasında fakirler de zenginler de yer alıyor. Bunun sebebi, siyasî tercihleri tek faktörün belirlememesi. İnsanlar birden çok sayıda ve bazen çapraz etkilerde bulunan faktörlerin tesiri altında siyasî tercihlerini oluşturuyor.

Türkiye özelinde baktığımızda, bu çok aşikâr. Ülkemizde seçmenler üzerinde kültürel (sosyal, dinî, bölgesel) faktörler en az sınıfsal faktörler kadar etkili oluyor, bazı durumlarda sınıfsal konumun tesirini tamamen izale ediyor. Sanıyorum ki, bu çerçevede çok önemli bir faktör, hayat tarzına müdahale edilmesi endişesi. Genellikle bu unsurun CHP seçmeni açısından önem taşıdığı söyleniyor, ama bence bu faktör AK Parti seçmeni açısından da çok mühim. Muhafazakâr halk tabakaları da hayatlarına müdahale edilmesi ihtimâlini akılda tutarak hareket ediyor. Üstelik onların korkusu CHP'lilerin korkusu gibi ağırlıklı olarak hayalî değil, yaşanmış olaylara ve izlerine hâlâ rastlanan olgulara dayanıyor.

Seçmen ne ise odur. Hiçbir seçmen yanlış yerde durmakta değildir. Seçmenlerin tercihlerine saygı göstermek demokrat olmanın ilk koşuludur. Ve de, James Surowiecki'nin Kitlelerin Bilgeliği (Varlık Yayınları) adlı ilginç kitabında gösterdiği gibi, bağımsız hareket eden seçmenlerin tercihlerinin ortalaması her zaman en akıllı tek seçmenin tercihinden daha isabetli olmaktadır. Bu sefer de öyle olmaması için şahsen bir sebep göremiyorum.