hacer @ sivildusunce.com
Süslümanlık kelimesini ilk kim ortaya attı doğrusu bilemiyorum ama birkaç yıldır bu kelime ile zaman zaman sosyal medyada yüzleşmekteyiz. Süslümanlık kelimesi birkaç İslamcı genç erkeğin, modernist kafelerin köşelerinde geyik muhabbetlerinin anonim bir çıkışı mıdır yoksa bir şahsın icadı mıdır onu da bilemiyorum! Tabii, kelime, her ne kadar ortaya atıldığında art niyet taşıyan ve özellikle muhatabını aşağılamak, dalga geçmek niyetiyle kullanıldıysa da benim açımdan oldukça pozitif bir kelimedir. 
Müslüman kadınların, kendilerine özen göstermelerini, modern hayatta kendilerini bir kimlik olarak var ederken kamusal alanda güçlü bir şekilde ortaya çıkmalarını sonuna kadar destekliyorum.
Seküler kadınlar için kamusal alanda sonsuz varolma özgürlüklerinin yanında tesettürlü kadınların yok sayılmasını kabul edemeyiz.
 Kamusal alana çıkabilme gücü göstermek, hem varolmanın hem de kurban olma ihtimalinin alanıdır. Ve hiç kimse kamusal alana çıkmadan özgür sayılmaz.
Kamusal alana çıkan ve burada varoluş mücadelesi veren başörtülü Müslüman kadın, herhangi bir kamusal alanda ninelerinin elbiseleriyle var olamazdı ve ancak onlarla bir kurban olabilirdi.
Bunu gören kentli, okumuş, tesettürlü kadın giyiminde yeniliğe gitti.
Kendi modasını yarattı. Kendi butiklerini açtı. Kendi moda dergilerini yayınladı.
Belki üç dört nesil okumuş, okumamış başörtülü kadın kamusal alana çıkamadı ama çıktığında da güçlü olması ve orada güçlü bir şekilde mücadele etmesi gerekiyordu.
Bilgiliydi ama varoluşu için bu yeterli değildi. 
Özel hayatlarında bile metropolitleşmiş İslamcı eşleri onları seküler kadınlarla karşılaştırıyor hatta aşağılıyordu.
Bir nesil bu travmayı yaşadı. Belki de yaşamaya devam ediyordur ama onların kızları bu durumu daha açık görüyor ve önlemini alıyordu. Hayatta kendilerini daha güvenli ve özgüvenli hissetmek istiyorlardı. Ve daha özgür…
Süslümanlık, henüz seçimlere kadar bir atraksiyon olmadığından ya da görülmediğinden, estetiğine, kendisine, bakımına, duruşuna özen gösteren başörtülü kızlara sataşma, laf sokma açısından yine gündemimize oturdu. Bir sürpriz olmadı, bekliyorduk. Yeri geldiğinde İslamcı genç erkek,  tepesine oturttuğu, serbestçe hareketler çektiği, açık, seküler sevgilisiyle ya da arkadaşıyla özgürce yaşamasına rağmen başörtülü kızlara laf atma özgürlüğünü kendinde görüyordu hayret! Kentli, başörtülü kadınların, modern hayatta seleksiyona uğramaması için kendi yenileşmesini gerçekleştirmesi gerekiyordu. Tabii bu hiç kolay olmadı ve olmuyor da. Bir taraftan rejimin seküler ideolojisi diğer taraftan kendi mahallesinde değişiminin, kamusal alana çıkmanın bedelleri ödetilmek isteniyordu. Metropol İslamcı erkeğin, günah çıkarma kimliği haline getirildi. Başörtülü kadın, dini kimliğinden arınmış İslamcı erkeğin hem üzerinde yükseldiği hem de dini kimliğini hissetiği bir araca dönüştürüldü. Halbu ki bu kızlar da en az kendileri kadar bireyselliklerinin farkındaydı. Fakat ortaya çıkan şey başörtülü kadın bedeni üzerinde tesettürü bahane ederek muhafazakar bir iktidar alanı açmaktı.
Neyse bu konu…
Fatma Barbarosoğlu’nun bir tesettür defilesini trajedi olarak köşesine jurnal bir şekilde taşımasıyla alevlendi. Bir linç rüzgarına dönüştürüldü. Alevleri coşturulan, insafsız saldırılara maruz kalan Müslüman kadının kendi yeniliğini yaratma hakkının yok edilmeye çalışılması, sosyal medyadaki saldırılar aslında hep yazacağım dediğim bu meseleyi böylece vesile kılmış oldu.  Tesettürlü Müslüman kadınların kendi modasını ortaya çıkarma ve bunu bir üretime dökmesi takdir edilmesi gerekirken, yenilenen, üreten, üretme bilincine vakıf olmuş bu genç insanların bir linçle aşağılanmak istenmesi kimsenin haddi değildir ve pervasızlıktır! Bu yaratıcı kızların, bu üretken kızların,  Müslüman kadını yenileyen, tesettürü sevdiren kızların “Suriyeli çocukları rüyanızda görün” timsah gözyaşlarıyla nerdeyse linç edilmeleri çiğliği ise hayretler vericidir! Üretime katkıları olan, ürettiklerini dünya pazarlarında pazarlayan bu kızların vergileriyle Suriyeli mültecilerin yedikleri ekmekler, kaldıkları evler helali hoş olsun daha falza olsun inşallah rüyalarına girmeyecek kadar karşılanmaktadır. Ha bu kızların ürettiklerinden elde ettikleri gelir ile Suriyeli mültecilere ve yardıma muhtaçlara vergi dışında sadakalarının, yardımlarının olabileciğine de düşünmelisiniz. Eğer iki milyon mülteciye bakabiliyorsa Türkiye, emin olun bu kızların ürettikleri modanın dünya pazarlarında bir payının olmasında da payı vardır.
Bu linci tekrar köşesinde başlatan Barbarosoğlu’nun şal başörtüsü, ceketi, topuklu ayakkabısı da bu kızların üretimleri ve tasarımlarındandır. Sonuçta ninesinin kıyafetlerini giymiyor! Belki de tesettüründe yabancı markaları tercih ediyordur kendileri, bilemiyoruz tabii…Peki sorun ne? Elit bir yerde defile yapmaları mı?
Eğer üretim varsa bunu pazarlamanın ve pazara sokmanın gereğidir bu defileler. Biraz artistik tarafının olması da pazarlama gereğidir. Barborosoğlu kendi kitaplarının satılması, pazarlanması açısından kapağından, afişinden, reklamından, görünüşünden, editinden sonuna kadar dikkatle takip ediyordur herhalde. İmza günlerini ve dünya fuarlarını da kaçırmıyordur yine. Bir çeşit kendi defilesini yapıyor diyebiliriz. Kitabı neyi anlatırsa anlatsın kitap, okurunun eline geçene ve kendisine maddi bir dönüş sağlayana kadar kapitalist pazarlamanın dinamikleri içindedir. En komünist kitaplar, yazarlar, en İslamcı kitaplar bile bir piyasa içinde böyle pazarlanmakta, okuyucusuyla buluşmaktadır.
Diğer yandan tesettür, tesettür giyen ve giymek isteyeni bağlar. Kişinin örtüsü ya da giysisi ile kuracağı anlam onu bağlar.  Sıcakta Arap erkeklerinin giydiği elbise nasıl Türkiye’deki Müslüman erkekleri bağlamıyorsa ve tercihlerini Batı tarzı yapıyorlarsa Suriyeli çocukları da sırf kıyafetleri yüzünden rüyalarında görmelerine gerek yok. Görmesi gerekenler varsa o da İranlı mollalar ve çaduralı İranlı kadınlar ve Esed ailesidir.  Biz Suriyeli çocukları rüyalarımıza bırakmıyoruz elhamdülillah!
Bir başkasının kendi bedeni üzerinde tasarruf hakkı toplumun değil bireyindir. Tesettür yorumu ve giyinişi bir tek kendi bedenini, anlayışını bağlar. Hoş sıcakta tesettürlü kadınlar yerine siz ter dökmüyorsunuz. Şortunuzu, tişörtünüzü giyip çıkıyorsunuz. Eğer Müslüman kadının giysisi tek tip dinsel bir üniforma ise erkeğinin de böyle olması gerek. Erkeğe giyiminde geniş bir özgürlük alanı tanınırken başörtülü kadına tanınmamaktadır. İslam’ın bin bir yorumu, bin bir formu varken ve yaşanmışken tesettür anlayışının da bin bir yorumu ve formu vardır. Ve dileyen dilediği gibi giyinir ve bu yalnız kişiyi bağlar. 
Tüm bu cazgırlamalar bir başkasının bedeni üzerinde iktidar ve söz söyleme hakkını, cüretini kendinde görmek istemeler faşist bir dincilikten başka bir şey değildir. Hoş böyle cazgırlayanlar, bir başkasının bedeni üzerinde hak görenler en geniş özgürlüğü kendilerine mubah görüyorlar. Mesela Nur Serter gibi Kemalistler kendi düşüncelerini yaşam tarzlarını, sevdikleri şahısları zorla dindarlara ve toplumun başka kesimlerine dayatıyorlardı. Aynı hataya İslamcı sahanın entelektüel görünenleri düşerse onların okuyanlarına, takip edenlerine de ellerine taş alıp tribünlere çıkmak düşer. Sosyal medyada bu faşizmi yaşadık. Bir de ellerine pankart alıp açanlar var.
Yani bunun bir iki tık altı İşid kafasıdır. Bir tık altı Afganistan’da Ferhunde’yi katleden kafadır. Zira kendi dini yorumunu mutlak kabul etmektedir. Kabul etmeyenlerin kanı helal, kadınları cariyedir.  Kemalistler ve Sosyalistler de kendi düşüncelerini mutlak görür ve toplumun her kesimine şiddet, yasak yoluyla dayatırlar. Fırsatları olsa aynısını yaparlar. O zaman daha özgürlükçü düşünmek ve kendi fikrini mutlak kabul edip başkalarına dayatmamak gerek. Senin dini yorumun ve onu yaşama hakkın sana benimki bana…O zaman barış ve huzur içinde yaşarız!
aceraydin@hotmail.com
https://twitter.com/hacer_aydn